Jeff için adalet…

Jeff için adalet…

Uzaklardan…

Geçen hafta sonu oynanan West Bromwich Albion-Arsenal maçında bir flama açıldı ev sahibi takımın tribünlerinde, maçı televizyon ekranlarında yorumlayanların ve çoklarının gözünden kaçan. “Justice For Jeff” (Jeff için adalet) yazıyordu flamada ve o maçtan bile önemliydi hikâyesi… Bizim yorumcular pek üzerinde durmadı ama madem yeri geldi, anlatalım kalemimiz yettiğince…
Lakapları “The Baggies”… West Midlands bölgesinde, ülkenin sanayi şehri Birmingham’ın 8 kilometre kuzeybatısında yer alan 136 bin nüfuslu West Bromwich kasabasının 1878 senesinde kurulmuş köklü takımı. Ada futbolunun kurucu takımları arasında yer alan lacivert beyazlılar 2002 sezonundan günümüzde Premier Lig’den beş kez düşmüşler ama her düşüşten sonra yeniden dönmüşler bıraktıkları yere. Maçlarını oynadıkları 26.445 kapasiteli The Hawthorns Stadı 1900 senesinden beri takıma ev sahipliği yapmakta. 1919-1920 sezonunda yaşadıkları yegâne şampiyonluktan sonra beş sezon da Federasyon Kupasını kaldırmışlar. Ülke futbolunun en üst liginde ara vermeden mücadele ettikleri 1949–1973 seneleri sonrasında “asansör takım” görüntüsünde geçmiş zamanlar, 1990’ların başında 3. Lige kadar düşmüşler…

Takımın taraftarlarını da yâd etmeden geçmeyelim. 2002 senesinde BBC’nin yaptığı Ada futbolunun en zeki kulüp taraftarları araştırmasında 138 IQ ortalamasıyla ilk sırayı almışlar. Sezon sonunda oynadıkları son maçı kıyafet balosuna dönüştürmeleri en bilinen adetleri. 2004 senesinde, o sezon takımının en iyisi seçilmiş Danimarkalı Thomas Gaardsae’yi selamlamak için ellerinde plastik baltaları, kılıçları ve Viking kıyafetleriyle doldurmuşlar tribünleri…

Ada futbolunun devlerinin yanında, mütevazı bütçesiyle kendi yağında kavrulan takımın formasını giymiş efsaneler arasında teknik direktörlük kariyerinde İngiltere’yi de çalıştırmış Don Howe, Manchester United’ın unutulmaz kaptanı Bryan Robson, 33 yaşında Madrid’de geçirdiği trafik kazası sonucunda 33 yaşında aramızda ayrılmış Laurie Cunningham (2009 senesinde yine bu köşede yazmıştım hazin hikâyesini) ve golcüleri Cyrille Regis var…

***

Ama içlerinde biri var ki hikâyesini anlatmadan olmaz. 13 Mayıs 1942’de Nottinghamshire bölgesinin kömür madenleri ile ünlü Eastwood kasabasında dünyaya gelmiş. İlk profesyonel kulübü, henüz 17 yaşında formasını giydiği, Juventus’a da renklerini veren, Ada futbolunun en eski kulübü Notts County. O yılların klasik forvetlerindenmiş, uzun boyu, güçlü fiziğiyle rakip savunmaları yıpratır, özellikle hava toplarına vurduğu kafalarla enfes goller atarmış. 1959-1964 seneleri arasında Notts County’de forma giydiği 103 maçta 31 golü var. 1964 senesinde yakın kasabanın takımı West Bromwich Albion’a 25 bin Sterlin karşılığında transfer olmuş. 1974 senesine kadar formasını giydiği takımda 292 maçta 137 gol kaydetmiş. Everton’u tek golle yenip Federasyon Kupasını kazandıkları 1968 finalinin tek golü onun ayağından…

Rivayete göre, o maçın akşamında kasabanın tarihi köprüsünün üzerinde kocaman harflerle yazılmış “Astle Is The King” (Kral Astle) yazısı göze çarpıyormuş ve o maçtan sonra köprü “Astle Köprüsü” olarak bilinmeye başlamış. 2002 senesinde, West Brom taraftarları köprüye onun adının verilmesi için yerel belediyeye müracaatta bulunmuş ama bölgenin diğer iki önemli takımı Aston Villa ve Wolverhampton Wanderers taraftarlarının köprüyü tahrip etmelerinden korkan belediye yönetimi taleplerine olumsuz cevap vermiş…
1970 senesinde İngiltere Milli Takımına çağrılan forvet oyuncusu, kariyerinde beş kez milli formayla sahaya çıkmış. İlerleyen zamanlarda sağlık sorunları yaşayan golcü, futbolu Ada futbolunun amatör takımlarından Hillingdon Borough’da bırakmış. Amatör kümelerde oynadığı zamanlarda, 1974-1975 sezonunda Ada futbolunun efsanesi George Best ile birlikte Dunstable Town takımında top koşturmuşlar…

***

Takvim yaprakları 19 Ocak 2002’yi gösterirken, 59 yaşında hayata gözlerini yumdu, West Bromwich Albion taraftarlarının ‘Kral’ lakabıyla andığı Jeff Astle. Doktorlar, ölüm nedeninin beyin hastalığına bağlı olduğunu, o yıllarda bilhassa yağışlı havalarda çok ağırlaşan meşin futbol topuna binlerce kez vurduğu kafaların zaman içinde beyninde travma yarattığını yazdılar ölüm raporuna. Hastalığının, ölümünden beş sene kadar önce başladığını, hafıza kaybı ve hatırlama zorluğu yaşayan futbolcunun durumunun zamanla kötüleştiğini, o zamanın futbolcularının çoğunlukla baş ağrılarından şikâyet ettiklerini anlatmışlar. O yıllarda futbol toplarının hayvan derisinden yapıldığını, yağmurla ıslandığı ve çamura bulandığı zaman günümüzde kullanılan toplardan hayli ağır olduğunu ve futbol aleminde ‘gülle gibi’ diye anıldığını belirtelim. (İlk futbol topu, inek ve domuzların mesaneleri dikişlenerek yapılırmış. Günümüzde FIFA’nın Futbol Kuralları kitabının 2. Maddesi, maçlarda kullanılan bir futbol topunun ağırlığının 450 gramdan fazla olamayacağını yazar.)

Futbol tarihinde ilk kez bir futbolcunun ölümünü, o yıllarda kullanılan toplara bağlayan bu hazin hikâyenin devamında, 2014 senesinin Ocak ayında Jeff Astle’ın ailesi “Justice For Jeff’ adını verdikleri bir kampanya başlattı. Kampanyanın amacı, futbolcuların toplara kafa atmalarının ilerleyen zamanlarda beyin hasarına yol açıp açmadığını araştıracak tıbbi bir çalışmanın hayata geçirilmesiydi. Kurdukları internet sitesinde (justiceforjeff.co.uk) Alzheimer hastalığına yakalanma riskinin futbolcularda daha yüksek olduğunu vurguluyorlar; 29 Nisan 2013 günü 55 yaşında aramızdan ayrılan Southampton’ın eski savunma oyuncusu Kevin Moore’un da beyin hasarı nedeniyle öldüğünü hatırlatarak… İngiltere Futbol Federasyonu geçtiğimiz günlerde futbolcunun ailesinden özür dileyerek konuyu araştıracaklarını dile getiriyordu…

Günümüzde, West Bromwich Albion taraftarları evlerinde oynadıkları her maçın 9. dakikasında alkışlarla anarlar unutulmaz 9 numaralarını. Hawthorn Stadı’nın girişinde, efsane forvetin heykeli selamlar o futbol mabedinin müdavimlerini…

Ziya Adnan

3 Aralık 2014

JusticeForJeff

Önümüzdeki maçlara değil, borçlara bakarken…

Önümüzdeki maçlara değil, borçlara bakarken…

Uzaklardan…

Ermenek’te yaşanan maden faciasından hemen sonra… Televizyon ekranlarındaki yaşlı adam, “Gitti mi bizim oğlan şimdi?” diye soruyordu; yüzünde çaresizliğin derin izleri. Sonra günler geçti, umutla bekledi toprağın altında kalmış oğlunun dönmesini. Sonra… Sonra bir kez daha gördük onu ekranlarda, gazete sayfalarında, ayağında parça parça olmuş siyah lastik ayakkabılarıyla… Oğlunu toprağa veriyordu yoksulluğun kader olduğu, itibarın saraylarla, medeniyetin duble yollarla, AVM’lerle ölçüldüğü topraklarda. Aynı saatlerde Ak-Saray’ın oda sayısını, aylık masrafının 700 bin Lira olduğunu yazıyordu gazeteler. Ne denir ki şimdi? İnsanın içini acıtan karelere, o gazete sayfasına bakarken ne denir? Hangi cümle hakkıyla anlatır ülkenin geldiği noktayı? Herkesin kendi ölüsüne ağladığı, birileri daha zenginleşsin diye birilerinin öldüğü bu yitik düzene ne denir? Bir cinnet hali aslında ülke, her şeyin ranta dönüştüğü beter bir cinnet hali…

Neyse… Hiç anlamadığımız, anlayamadığımız, anlayamayacağımız “Yeni Türkiye” manzaralarını bir tarafa bırakıp dönelim konumuza…

5 Şubat 1884 tarihinde kurulmuş Derby County. Ada futbolunda lakapları ‘The Rams’ (Koçlar). East Midlands bölgesinde yer alan Derwent nehrinin kıyısına kurulmuş, 2011 sayımında 248.700 nüfusa sahip o küçük şehrin takımı. “Küçük” dediysek yanlış anlaşılmasın, Derby County 1888 senesinde kurulan İngiltere futbol liginin 12 kurucu takımları arasında. Maçlarını oynadıkları iPro Stadı 33.500 kapasiteli ve geçtiğimiz sezon 23 bin sezonluk bilet satmışlar. Lakapları da şehirde yer alan askeri birliğin maskotu “Koç”tan geliyor. Hatta karargâhta askerlerin söylediği halk arasında iyi bilinen şarkıları bile varmış o dönemde: “The Derby Ram” (Derby’nin koçu)!

2014/2015 sezonunda Championship’te mücadele ediyor, 2008 senesinde düştüğü Premier Lig’e yeniden dönme umuduyla. Uzun tarihinde ikbali de idbarı da görmüşlerden siyah beyazlı takım. Tarihinin en karanlık dönemi muhtemel 2009 senesi. O sene futboldan sorumlu iki direktörü, Andrew Mackenzie ve Murdo Mackay kulübe ait 440 bin Sterlini zimmetlerine geçirmek suçundan üç yıl hapse mahkûm olmuş. Kulübün avukatı David Lowe da kara para akladığı gerekçesiyle iki sene hapiste yatmış. Kulüp, mahkeme kararının açıklanmasından sonra 375 bin Sterlinin direktörleri tarafından geri ödenmesini talep ederken, iki direktör futbol yöneticiliğinden beş yıl süreyle men edilmiş…

***

Günümüzden 150 sene önce, 1864 senesinde kurulmuş “The Dragons” (Canavarlar) lakaplı Galler kulübü Wrexham FC, günümüzde İngiltere’nin amatör liglerinden birinde mücadele ediyor. Onların da tarihlerinde karanlık günleri olmuş elbet; kulüp direktörlerinden Paul Retout ortağı olduğu bir şirkete 60 bin Sterlinlik sahte fatura kesme suçundan yargılanmış ve 16 ay hapis cezasına çarptırılmış…

Birmingham, İngiltere’nin West Midlands bölgesinde yer alan, başkent Londra’dan sonra ülkenin en kalabalık ikinci şehri. O şehrin 1875 senesinde kurulmuş mavi beyazlı takımı Birmingham City FC günümüzde Championship’te alt sıralarda, kümede kalma savaşında. İş hayatına çocuk yaşlarda berber olarak başlamış, 2009 senesinde kulübü satın almış Çinli iş adamının futbolla olan ilişkisi yabana atılmayacak cinsten. 2011 senesinin Haziran ayında Hong Kong’da kara para aklama suçundan tutuklanmış ve mahkeme sonucunda 6 sene hapse mahkûm edilmiş…

Crawley Town, İngiltere’nin alt liglerinde mücadele eden, 6 bin kapasiteli Broadfield Stadı’nın ev sahipliğini yaptığı kendi yağıyla kavrulan bir kasaba takımı. Takımın başkanlığını yapmış 33 yaşındaki iş adamı Azwar Majeed vergi kaçırdığı gerekçesiyle 2009 senesinde yargılanıp, üç sene hapis cezası aldı…

***

Ve gelelim bizim topraklara…

Süper Lig’de oynadığı dönemlerde bile ulusal medyada fazla yer bulamayan Ankara’nın 104 yaşındaki sarı lacivertli kulübü bu yazının yazıldığı saatlerde 2. Lig kırmızı grupta. Gözlerden, gönüllerden uzak, kimsesizler yurdunda terk edilmiş ölümü bekleyen yaşlı hasta misali yaşam savaşında. Kulübün borcunun 100 milyon liraya yakın olduğunu yazıyor bir kaç satırda gazeteler. Topçuların gece hayatı bile daha fazla yer buluyor o köklü çınarın yanında. Nicedir borçları yüzünden transfer yasağı getirilen kulüpte bir başkan gidip diğeri geliyor ama ne fayda!

Bu borcun nasıl oluştuğunu, köklü tarihinde üç İstanbulludan sonra ülkenin en üst liginde en uzun süre yer almış kulübün, üstelik elden çıkardığı onca futbolcuya rağmen (Hasan Şaş, Ahmet Yıldırım, Augustine, Umut Bulut, Adem Koçak, Gökhan Emreciksin, Sapara, Sestak, Vittek bir çırpıda aklıma gelenler) nasıl bu duruma düştüğünü, bunun sorumlusunun kimler olduğunu yazmıyorlar nedense. Medeni bir ülkede olsa meclis araştırmalarına konu olacak bir borç hikâyesi görmezden geliniyor muhtemel kimselerin canını sıkmama adına. O sürekli dillerinden düşürmedikleri futbolun marka değeri borç batağında yok olmuş kulüp mezarlıkları üzerine kurulacak bu gidişle. Lakin dağın taşın zeytin ağacı olduğu bir ülkede, yüz yıllık ulu bir çınar devrilmiş, kimin umurunda!

Kimilerine göre, kulübün 12 sene başkanlığını yapmış, o sürede otuza yakın teknik direktörle çalışmış, her sene gerçekleşen göstermelik kongrelerde eş dost, akraba oyları ile seçilmiş, istenmeyen, sevilmeyen Fenerbahçe kongre üyesi kır saçlı adam bu vebalin sorumlusu, kimilerine göre de ondan sonra gelen Gökçek familyası. Naçizane görüşüm, Gökçek ailesinin kulüp adına sebep değil sonuç olduğu. Onların Ankaragücü’ne el atışı, canı sıkılmasın diye biricik oğluna “Championship Manager” oyununu alan paralı bir baba ve oğlunun hikâyesi en fazlasından. Asıl ilginç olanı, Cemal Aydın döneminde, kulübün kapısından 140’ın üzerinde yabancı futbolcu gelip geçmiş olması… Takıma gönül verenler, o futbolculara ve menajerlerine verilen paraların miktarlarını asla öğrenememiş. Bizim şeffaf (!) kulüp yöneticiliğinin fotoğrafı…

Bilirim, sevmeyeni çoktur Ankara’nın sarı lacivertli kulübünün. Ama bir futbolsever olarak önümüzdeki maçlara değil, borçlara bakarken sorun kendinize, tarih en büyük yargıç olsa bile böylesine karanlık bir hikâye en azından derin bir soruşturmayı hak etmiyor mu?

Ziya Adnan

24 Kasım 2014

Southampton FC; Ada futbolunun fabrikası…

Southampton FC; Ada futbolunun fabrikası…

Uzaklardan…

Ülkenin çok satan gazetelerinin birinde okumuştum; Galatasaray’ın eski yöneticisi Mehmet Helvacı, Divan Kurulu’nda yaptığı konuşmada, “Ne yapılırsa yapılsın, bu mali tabloyla Galatasaray 2016’da Avrupa kupalarına katılamayacak,” diyordu. Ülke futbolunun köklü kulüplerinin borç batağında yüzdüğü, takımın yıldızlarına ödeme yapmakta zorlandıkları zamanlarda hatırlayalım Ada futbolunun fabrikasını, alt yapıları sayesinde mali açıdan düzlüğe çıkışlarını…

Southampton… İngiltere’nin güneyinde, Londra’ya 120 kilometre uzaklıkta, Hampshire bölgesinde yer alan, 239.700 nüfuslu küçük, sakin sahil şehri… Ülkenin saygın üniversitelerinden birine sahip şehirde öğrenci nüfusu 40 bine yaklaşırken, 1862 senesinde kurulmuş “University of Southampton” dünyanın en iyi 80 üniversitesinden biri olarak gösterilir. Filmlere konu olmuş “Titanic” yolcu gemisi, 15 Aralık 1912 tarihinde Southampton limanından New York City’e doğru yola çıkmış, sonrasında buzdağına çarparak batması sonucunda 1.512 yolcusu hayatını kaybetmiş. O kazadan seneler sonra, Southampton limanı halen dev yolcu gemilerine ev sahipliği yapmakta…

İşte o şehrin 1885 senesinde kurulmuş, “The Saints” (Azizler) lakaplı takımı Southampton FC… St Mary Kilisesi’nin takımı olarak kırmızı-beyaz renklerde kurulan takım, uzun süre alt liglerde volta attıktan sonra 1960 senesinde İngiltere 2. Ligi’ne, sonrasında 1966 senesinde 1. Lig’e terfi etmiş. 1974 senesinde Norwich City ve Manchester United ile birlikte 2. Lig’e düşmüşler. O sezon ligden düşen takım sayısının üçe çıkartıldığı ilk sezonmuş ve kaderin cilvesi Southampton FC 42 maçta topladığı 36 puanla ligden düşen üçüncü takım olmuş…
2. Lig’de yeni kadro kuran kulüp, 1976 senesinde “Federasyon Kupası” finalinde Manchester United’ı tek golle geçerek kupayı kazanmış. (Bu vesileyle uzaklarda, 1981 senesinde Türkiye Kupası’nı kazanmış, şimdilerde maziyi mumla arayan Ankara’nın sarı laciverti takımını da yâd edelim).

***

O dönemin önemli futbolcuları Peter Osgood ile 1980 senesinde kulüp tarihinde yeni bir sayfa açılmış. Avrupa’da yılın futbolcusu seçilmiş olan Kevin Keegan takıma katılırken, Alan Ball, Ted MacDougall, Phil Boyer, Mick Channon, Charlie George’lu kadrosuyla 1980–1981 sezonunu 6. sırada tamamlamışlar. Bu, o güne kadar Southampton tarihinin en iyi lig derecesi…

22 takımlı Premier Lig’in kurulduğu 1992-1993 sezonunu 18. sırada, düşme hattının 1 puan üstünde bitiren takım, ilerleyen sezonlarda kimi zaman lige tutunma mücadelesi verirken, kimi zaman ligi orta sıralarda bitiriyordu. Ancak 2004 senesinde beklenen gerçekleşiyor, 27 sene ülkenin en üst liginde mücadele ettikten sonra Southampton küme düşüyordu. O senelerde sıklıkla teknik direktör değiştiren takımda farklı zamanlarda Gordon Strachan, Steve Wigley, Paul Sturrock, Steve Wigley, Harry Redknapp görev alıyor; ancak aranılan istikrar bir türlü sağlanamıyordu.
Bu arada kulübün içinde bulunduğu maddi sıkıntı giderek büyüyor, 2009 senesinin Nisan ayında kayyuma devrediliyordu. Bütçesindeki açık ve borçları nedeniyle İngiltere Futbol Federasyonu tarafından 10 puanı silinen takım 2008-2009 sezonunda 3. Lig’e düştü. (Ülkemizde, gırtlağa kadar borçlu oldukları halde hiçbir yaptırımla karşı karşıya kalmayan kulüplerimizi hatırlayalım bu vesileyle!). 2009 senesinin Temmuz ayında iş adamı Markus Liebherr kulübü satın alıyor, sezona eksi 10 puanda başlayan takım ligi 7. sırada bitiriyordu. 2010 senesinin yaz aylarında Nigel Adkins takımın teknik direktörlüğüne gelirken, kırmızı-beyazlılar o sezon şampiyon olarak Championship’e dönüyor, bir sonraki sezonda Premier Lig’e terfi ediyordu. Takımın golcüsü Rickie Lambert sezonu 27 golde tamamlarken, son dört sezonun üçünü “Altın Ayakkabı” ödülü ile kapatıyordu…

Yeri gelmişken, geçmişte takımın hocalığını yapmış Graeme Souness’in müthiş (!) transferi Ali Dia’yı da unutmayalım. 1996 yılında, o yıllarda amatör oynayan 31 yaşındaki Ali Dia’nın menajeri, Graeme Souness’i arayıp, kendisini George Weah olarak tanıtmış ve Paris Saint Germain’de forma giyen ve 13 kez milli olan kuzenini mutlaka transfer etmesi gerektiğini söylemiş. Yalanın böylesi! Souness de bu konuşma üzerine bir aylık sözleşme yaparak kadrosuna katmış futbolcuyu. İki hafta sonra futbolcunun amatör olduğu ortaya çıkınca olan olmuş ve Dia kulüpten kovulmuş. O yıllarda takımın efsanesi Le Tissier şöyle tanımlamış Senegalliyi: “He ran around the pitch like Bambi on ice; it was very embarrassing to watch.” (Buz üzerinde koşmaya çalışan yavru ceylan gibiydi sahada, onu izlemek utanç vericiydi.)

***

Evindeki maçlarını 32.690 kapasiteli St Mary’s Stadı’nda oynayan Southampton FC, Ada futbolunun en iyi akademilerinden birine sahip olması ile nam salmış. Akademiden yetişmiş Theo Wallcott, Alex Oxlade-Chamberlain, Gareth Bale, Peter Crouch, Callum Chambers, Adam Lallana, Chris Baird son sezonlarda yıldızı parlayanlardan. Günümüzde, üçü Arsenal ve İngiltere Milli Takımında forma giyiyor. Yenilerin yanı sıra eskilerden Rod Wallace, Matt Le Tissier ve Alan Shearer kulübün alt yapısında futbola başlamış.

Ligi 8. sırada tamamladıkları 2013-2014 sezonun sonunda Ada futbolunun zenginlerine sattıkları futbolculardan kasalarına 88,5 milyon Sterlin giren kulüp, son yıllarda Ada futbolunun fabrikası durumunda. Alt yapıdan yetişmiş 12 Temmuz 1995 doğumlu Luke Shaw, kulüp tarihinin en yüksek transfer bedeli 27 milyon Sterlin karşılığında Manchester United’a satıldığında taraftar homurtuları yükselmeye başlamış. Ama alt yapısına güvenen kulüp yönetimi mizahi yaklaşımla özetlemiş meseleyi: “Şimdi en azından Gareth Bale’i geri alacak kadar paramız var!” Burada Bale’i hatırlamadan geçmeyelim; alt yapısından yetiştiği, henüz 16 yaşında formasını giydiği takımın yıldızlarındandı. 2013 senesinin Eylül ayında Tottenham’dan Real Madrid’e 85,3 milyon Sterlin karşılığında transfer olduğunda bu yeni bir rekor olarak tarihe yazıldı.

Kulübün akademisinde 18 ve 9 yaş altı olmak üzere dokuz takım bulunuyor. Akademinin başındaki Matt Hale, amaçlarının Premier Lig seviyesinde futbolcu yetiştirmek olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Günümüzde bizim gibi kulüplerin ayakta kalabilmesi için alt yapılarına önem vermesi şart!”
Ağustos ayının sonunda, transfer döneminin bittiği zamanlarda, transferi kârla kapatmış üç kulüpten biri olarak sezonu açan kırmızı beyazlı takım bu sezon da Premier Lig’de esip gürlemeye devam ediyor. Geçtiğimiz sezon sonunda Kuzey Londra’nın yolunu tutup giden teknik direktörleri ve takımdan ayrılan önemli futbolcularına rağmen oynadıkları 11 maçta 8 galibiyetle Chelsea’nin arkasından 2. sıradalar…

Keyifle izliyoruz…
Ziya Adnan

17 Kasım 2014

Saints

Senin futbol sandığın…

Senin futbol sandığın…

Uzaklardan…

Sayın Cumhurbaşkanı, “500 milyon Dolara mal olmuş Ak-Saray için buralar ülkenin itibar makamlarıdır,” diyor ya, biz de bildiğimiz topraklardan örnek verelim itibarın saraylarla, taş duvar binalarla ölçülmeyeceğini gösterme adına. İngiltere Başbakanı’nın ikamet ettiği 10 Downing Street Westminster Belediyesine bağlı, halk arasında “Number 10” olarak bilinen 330 senelik bina, 1684 senesinde inşa edilmiş; tarihinde nice devlet büyüklerine ev sahipliği yapmış. Dışardan bakıldığı zaman bırak sarayı, bildiğin sıradan bir ev, öyle 1000 odası filan da yok. O dünyaca ünlü mekânda ikamet edenler arasında, 2011 senesinde Başbakanlık çalışanları tarafından barınaktan alınmış Larry adında bir kedi de var. Üstelik Larry’nin tüm masrafları halkın ödediği vergilerle değil, Başbakanlık çalışanları tarafından karşılanıyor. Anlayacağın itibar binalarla, saraylarla değil medeniyetle, ülkede insanların nasıl öldüğü, hayvanlarına nasıl davranıldığı ile ölçülür, naçizane bir hatırlatma…

Neyse… Sarayları, kedileri, Ortadoğu ülkeleriyle özdeşleşmiş içi boş gösterişi bir kenara bırakıp dönelim bu haftaki konumuza…

Nicedir, adına futbol denilen o güzelim oyunun ülke futbolseveri için paranoyak bir aşk hikâyesine dönüşmüş yazık bir masal olduğunu, “büyük” yakıştırmalarının, “hiç bitmesin” temennilerinin, televizyon kanallarında saatler süren üç takıma güzellemelerin, Televole geyiklerinin, gazetelerin spor sayfalarında büyük puntolarla yazılan cümlelerin, övünmelerin, böbürlenmelerin, kibrin, her sezon başında patlatılan bomba transferlerin, pastanın çileğinin, ülkenin tribün hallerinin, formalardaki yıldızların, köprüdeki bayrakların, borç içinde yüzen takımlarımızın aslında koskocaman bir yalan olduğunu, ta en başından beri kendi uydurduğumuz futbol yalanlarına inanarak yaşayıp gittiğimizi, bu yitik düzenin değişmesi gerektiğini, tribünleri dolmayan bir ülkenin futbolunun asla gelişmeyeceğini söyler dururum…

Nietzsche’nin, “Yalan söyleyene karşı tetikte olmaktansa beni aldatmalarına izin veririm,” cümlesi pek güzel özetler ülke insanının futbol ile olan ilişkisini. Zira o bahtsız coğrafyada delicesine sevilen futbol, her Avrupa serüveninde o kaçınılmaz gerçeği bir tokat gibi yüzümüze vurur. Her sezon Avrupa hüsranı daha güz günleri gelmeden, daha yapraklar dökülmeden, okullar açılmadan, minikler okul yollarını tutmadan başlar. Yaz biterken Şampiyonlar Ligi veya UEFA ön elemelerinde ortaya çıkar en büyük Türk yalanı, bazen Kıbrıs Rum kesiminin pek vasat, bazen Norveç liginin adı sanı duyulmamış en zayıf takımlarından birinin karşısında. Kimi zaman Rusya’nın soğuğunda donar kalırız, kimi zaman Kuzey Londra’nın görkemli bir stadında. Kimi zaman bir İspanyol takımı eler geçer bizi, kimi zaman 6 milyonluk Hollanda’nın bütçesi sınırlı bir takımı. Sonra tepetaklak geri döneriz masal dünyamıza. Her sezon başında bir sonraki sezonun Avrupa macerasını düşler, ama hemen her sezon hep aynı hüsranları yaşarız. Aynı teranenin içinde bir anda kimsecikler olma halleri…

***

1992-1993 sezonundan bu yana düzenlenen UEFA Avrupa Şampiyonlar Ligi’ne şimdiye dek Türkiye’den sadece 5 takım katıldı. Galatasaray 12, Fenerbahçe 6, Beşiktaş 5, Bursaspor ve Trabzonspor ise 1’er kez mücadele etti. 2011’in Temmuz’unda başlayan şike sürecinden sonra Şampiyonlar Ligi’ne katılamayan, şimdilerde 1 milyon üye parolası ile yola çıkmış sarı lacivertli takım, tarihinde sadece bir kez gruplardan çıkmayı başarabildi. Üstelik bir sezonda grup maçlarında sıfır puan çekip, Şampiyonlar Ligi tarihine de geçerek…

Nicedir tek takımla katıldığımız Şampiyonlar Ligi’nde en son 2007-2008 sezonunda Beşiktaş ile Fenerbahçe birlikte gruplarda yer aldı. Bir zamanlar Avrupa’da esmiş kükremiş, UEFA Kupası’nı müzesine götürmüş Galatasaray’ın bu kupada en büyük başarısı bir sezonda oynadığı yarı final. Ve 2014-2015 sezonunda Şampiyonlar Ligi’nde oynadığı dört maçta sadece bir beraberlik alan sarı kırmızılı takım da maçlarını anlatan spikerlerin hamaset edebiyatı, şanssızlıktan dem vuran telkinleri eşliğinde döndü yalan dünyamıza… Avrupa’da oynadığı 4 maçta, kalesinde 13 gol görerek…

Ve siyah beyazlı Beşiktaş… Beşinci kez mücadele ettiği Avrupa Şampiyonlar Ligi’nde, gruplarını 2 sezonda üçüncü, 3 sezonda dördüncü sırada tamamlarken gruplardan çıkmayı başaramadı. Ülkede ‘Karadeniz Fırtınası’ olarak nam salmış Trabzonspor ise sadece bir sezonda görebildiği Şampiyonlar Ligi’nde başarılı olamadı. Nasıl bir fırtınaysa! Oysa meselenin özeti kendi liginin kalitesiydi ama görmek isteyen kim! Bu rekabetsiz düzende en büyük zararı gören aslında borç batağına gömülmüş üç İstanbullu ama dinleyen kim!

***

Biliyorum “Çözüm nedir?” diye soranlarınız olacaktır, ama çözümün kimselerin umurunda olduğunu sanmıyorum. Malum formalara takılan yıldızlar, köprülerdeki bayraklar, kendi yalanımıza inanmışlık hadisesi, üç büyükler masalı… Eh bir de üstüne Passolig garabetini, hiç bitmesin edebiyatını, yayıncı kuruluşun saadetini ekleyince… Velhasıl onca fakirliğin, onca kabullenmişliğin, onca ezilmişliğin, onca küçük olmayı hepten kabul etmişlerin arasında ‘büyük’ olmaktan memnun olma durumu… Karınları doyduğu sürece figüranlar da nasılsa mutlular hallerinden! Hatırlayın şike sürecinde zengin ve güçlünün huzurunda el pençe divan duruşlarını, velinimetimiz söylemlerini…

Çünkü başka bir şey bizim topraklar… Her şeyin başkalaştırıldığı; hemen her şeyin acı verdiği; vicdanların nicedir sızlamadığı; hayatın hiçe sayıldığı; medeniyetin AVM’lerle, cep telefonlarıyla, duble yollarla, saraylarla ölçüldüğü; yoksulluğun kader olduğu; ölümün olağan karşılandığı; 800 adet okul yapacak parayı bin odalı bir saraya harcamayı tercih edenlerin baş tacı yapıldığı başka bir şey. Futbolun da nasibini fazlasıyla aldığı, topyekün başkalaştırılmış bir ülke, bir hüzün coğrafyası…

Velhasıl, bizim futbolumuz dev aynasında gördüğümüz bir siluet; ‘Made in Turkey’ patentli bizden başka kimsenin inanmadığı kocaman bir yalan. Son elli senede Dünya Kupalarına gitmeyi ancak bir kez başarabilmiş, FIFA sıralamasında Belçika’nın, Yunanistan’ın, Romanya’nın, Slovakya’nın, İzlanda’nın, Galler’in ve hatta Tunus’un altında yer alan bir milli takım… Adının başına eğreti bir ‘Süper’ sıfatı takılmış, hakem soyunma odalarının basıldığı, sesi en çok çıkanın haklı sayıldığı, borç içinde yüzen şehir ve kökleri olmayan hormonlu Belediye takımları ile bezenmiş, maç günleri tribünleri dolmayan, sonu ta başından belli, kurgulanmış bir lig…

O yüzden, kızma Galatasaray’a ya da bir başkasına. Bugün onların başına gelen, yarın nasılsa sizin başınızda. Sadece anla artık; senin futbol sandığın…

Ziya Adnan
10 Kasım 2014

Dipnot: Keşke Brezilya’dan gol yemek için harcadıkları paraya amatör futbola harcasalardı. Hiç olmazsa ülke futboluna faydaları olurdu…

Ayrıldığımız gün…

Ayrıldığımız gün…

Uzaklardan…

“Ayrıldığımız gün seni bu yaşamda güldürecek çok fazla şey kalmayacaktır demiştin. Haklıydın…”
Brian Clough

“Mezar taşlarına dökülen en acı gözyaşları, söylenmemiş sözler ya da tutulmamış vaatler içindir” demiş dünya edebiyat klasiklerinden, o enfes kitabında köleliği anlatan “Tom Amca’nın Kulübesi”nin yazarı Harriet Beecher… Ada futbol tarihinin muhtemel en renkli teknik direktörü, Nottingham Forest efsanesinin yaratıcısı Brian Clough’ın ölümünün 10. yıldönümünde hatırlayalım başarısındaki en büyük payın sahibini, bir zamanlar can dostum dediği yardımcısının hikâyesini ve sonrasında gelen ayrılığı, kırgınlıkları. Mezar başında dökülen en acı gözyaşlarının nedenini bilmeyenlere anlatalım…

***

2 Temmuz 1928 tarihinde Nottingham’da dünyaya gelmiş kaleci, ilk profesyonel takımı Nottingham Forest ama ‘A’ takıma kadar yükselemeden komşu şehrin takımı Coventry City’nin yolunu tutmuş. 1950-55 arasında gök mavili takımın kalesini korumuş. Sonrasında gelen Middlesbrough kariyeri 1961 senesine kadar devam etmiş ve futbolu 1965 senesinde Burton Albion’da bırakmış… 1962 senesinde o yıllarda Ada futbolunun güney liginde mücadele eden Burton Albion’da başladığı teknik direktörlük macerasında Brian Clough’la kesişmiş yolları. Yardımcısı olarak görev yaptığı ilk takım Hartlepool. Parasızlıktan yok olma aşamasına gelmiş kulübün kaderini değiştirmişler birlikte, takımı 4. ligin orta sıralarına kadar taşımışlar…

Sonraları yazdığı biyografisinde Clough, o yıllarda takımı çalıştırıp, motive edenin kendisi olduğunu, yardımcısının takıma katkı sağlayacak topçuları bulup çıkarmasıyla bilindiğini anlatır: “O olmadan ben hiçbir şey başaramazdım. Ben vitrindim, o ise camın arkasındaki müthiş malzemenin yaratıcısı.” Clough’ın sözlerini şu cümleyle teyit etmiş yardımcısı: “Ben yetenekli olanları bulup çıkarır, takıma transfer ederdim. O da eline gelmiş topçuları işleyip, yeteneklerini sergileme fırsatı sunardı. Clough’ın insan yönetimi ve motivasyon konusunda bir dahi olduğunu söylemeliyim…”

***
1967 senesinin Mayıs ayında, ikili Hartlepool’dan ayrılarak Derby County’nin başına geçerken, onların sıfırdan inşa ettiği Hartlepool ise bir sezon sonra bir üst kümeye terfi edecekti. Derby County o yıllarda hemen her sezon kümede kalma savaşındaydı. İkilinin, o sezon 2. ligi 18. sırada bitiren takımdaki ilk icraatları futbolcuların neredeyse tamamına yol vermek olmuş. Eskilerden sadece dört futbolcuyu takımda tutmuşlar. Takıma yeni katılanlar arasında Roy McFarland, John O’Hare, John McGovern, Alan Hinton, Les Green gibi o yılların futbolsevere aşina isimleri varmış…

Sert mizacı ve disiplinden taviz vermeyişi ile namlı Clough, kulüpteki diğer çalışanların da işlerine son vermiş. Bunların arasında kulüp sekreteri, futbol şubesi sorumlusu, alt yapı hocaları ve hatta Derby County’nin yenildiği bir maç sonrası duruma gülerken yakaladığı iki kulüp çalışanı da varmış. 1967-1968 sezonunun sonunda Derby County ligi 18. sırada tamamladı. Sonraki sezon, kadrosunu o zamanların ‘sert futbolcusu’ Dave Mackay ve Willie Carlin ile güçlendiren Derby, 2. ligi Şampiyon olarak tamamladı. Taraftarlar, küme düşme potasında aldıkları takımı şampiyon yapan iki hocayı yürekten alkışlıyordu…

1970-71 sezonunun sonunda, Derby County İngiltere 1. liginde 4. sırada yer aldı. Ancak mali bilançosundaki açık yüzünden, zamanın parasıyla 10.000 Sterlin cezaya çarptırılan kulüp, o sezon Avrupa kupalarına katılamadı. Derby, 1971–72 sezonunda Liverpool ve Leeds United ile amansız bir şampiyonluk yarışına girmişti. Sezonun son maçında, Liverpool’u 1-0 yenen Derby maç fazlası ile iki rakibinin de önüne geçti. Yardımcı hoca takımı Majorca’ya tatile götürmüş; o tatil esnasında, rakiplerinin puan kaybetmesiyle ligi tarihlerinde ilk kez şampiyon olarak bitirdiklerini öğrenmişlerdi. Ailesi ile birlikte Scilya’da tatil yapmakta olan Clough, takımın şampiyonluğunu takımından uzaklarda öğrendi.

Bir sonraki sezon Derby County günümüzdeki adıyla Şampiyonlar Liginde yarı finale kadar yükselecek, ancak ikili, yönetimle düştükleri anlaşmazlık sonucu 1973 senesinin Ekim ayında takımdan ayrılacaktı. Taraftarlar uzun süre bu ayrılığı kabullenmedi. Takımı ayağa kaldıran iki hocanın da gidişi uzun süren protestoların başlangıcı olmuştu…

Sonraki durakları Brighton & Hove Albion’da aynı başarıyı yakalayamayan ikili fikir ayrılığına düşmüş, sezon sonunda Clough takımdan ayrılarak Leeds United’ın başına geçmişti. 44 gün süren Leeds United macerası daha sonraları kitaplara, filmlere konu olacaktı. David Peace’ın o enfes kitabı “Damned United” (Lanetli Takım) sadece İngiltere’de 500 binin üzerinde sattı. 2012 senesinde Kıvanç Koçak’ın çevirisiyle Sel Yayınları’ndan çıkan kitap, yayınlanmış en iyi futbol kitapları arasında gösterilir, okumayanlara şiddetle tavsiye…

***

1976 senesinde yolları bu kez Nottingham Forest’te kesişmiş. 1976–1977 sezonunda şampiyonluk yaşayan, iki kez Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupasını kazanan takımın yıldızının, yardımcı hocanın ısrarı sonucu takıma 270 bin Sterlin karşılığında katılmış, Ada futbol tarihinin en iyi kalecileri arasında gösterilen Peter Shilton olduğunu hatırlatalım…
Sonraları iki futbol adamının arası açıldı. Kimilerine göre Clough’ın ondan çok fazla kazanıyor olması, kimilerine göre diğerinin gölgede kalması, medyanın Clough’ı hep ön planda göstermesi bu ayrılığın temel nedenleriydi…

Yardımcı 1982 senesinin Mayıs’ında emekliye ayrıldı. O dönemde John Roberts adındaki futbolcunun Forest’ten Derby’e transfer olması ve transferi gerçekleştiren yardımcının Clough’ı devre dışı bırakması aralarındaki husumeti derinleştirdi. O transferden sonra Clough’ın uzun zaman birlikte çalıştığı futbol adamı hakkında, “Yolda arabası bozulsa yardım etmek bir yana, ezer geçerim!” dediği rivayet edilir.

***

1990 senesinin Ekim ayında, tatil için gittiği Majorca adasında, 62 yaşında aramızdan ayrıldı Peter Taylor. Bir zamanlar can dostu olarak gördüğü, “O olmadan ben hiçbir şey başaramazdım” dediği yardımcısının ölüm haberini telefonda alan Clough’ın konuşamadığı ve hıçkıra hıçkıra ağladığı, içki şişelerine sarıldığı anlatılır. 2004 senesinde yayımlanan ve Peter Taylor’a ithaf ettiği biyografisinde ona şu satırlarla seslenmiş: “Ayrıldığımız gün seni bu yaşamda güldürecek çok fazla şey kalmayacaktır demiştin. Haklıydın…”

2010 senesinden beri Derby County’nin Pride Park Stadı’nın girişinde, bir efsaneyi birlikte yaratmış ve sonra yolları ayrılmış ama birbirini hiç unutmamış iki futbol adamının anıt heykeli selamlar o futbol mabedinin ziyaretçilerini. Nottingham Forest’in City Stadı’nın bir tribünü, takıma en güzel zamanlarını yaşatmış ikilinin adını taşır…

Peter Taylor’un mezarı Nottingham yakınlarındaki Widmerpool kasabasının St Peter’s Kilisesi’nin bahçesinde bulunmaktadır…

Ziya Adnan
1 Kasım 2014

Clough

Ada futbolunun gülümseyen çocuğu…

Ada futbolunun gülümseyen çocuğu…

Uzaklardan…

Takvim yaprakları 8 Aralık 1994’ü gösterirken, bir milyona yaklaşan nüfusuyla Jamaika’nın en büyük şehri ve başkenti Kingston’ın yüksek suç oranı ile nam salmış, yoksulluğun kol gezdiği umutsuz bir mahallesinde, Maverley’de dünyaya gelmiş. Henüz beş yaşındayken annesi ile birlikte İngiltere’ye göç etmiş; Batı Londra’nın Neasden semtinin fakir bir mahallesine… Jamaika’da bir cinayete kurban giden babasını kaybettiğinde henüz 9 yaşındaymış. Örnek alacağı, elinden tutacağı bir baba modeli olmamış hayatında. Annesi Nadine büyütmüş onu ve üç kardeşini…

Wembley Stadı’na taş atımlık mesafedeki okuluna devam ettiği zamanlarda haşarı bir çocukmuş. Okuldaki öğretmenlerinden Chris Beschi, sorunlu çocukların bulunduğu okuldaki ufak tefek, haşarı öğrencisini şöyle anlatıyor: “Diğerlerinden farklı bir çocuktu, onca sorunlu çocuğun içinde yüzünde hep gülümseme kimi zaman çok masum ve tutkulu, kimi zaman çevresine zarar veren öfkeli bir asi. Henüz 10 yaşındayken ona, ‘Böyle devam edersen 17 yaşına geldiğinde ya İngiltere Milli Takım’ında oynuyor olursun ya da hapishanenin birinde gün sayarsın!’ demiştim.

Futbola meraklıymış. İlk kulübü “Alpha and Omega Youth Football Club”da oynarken Queens Park Rangers’ın scoutlarının dikkatini çekmiş. Çelimsiz, ufak tefek çocuk top tekniği, müthiş sürati, adam geçmedeki ustalığı, futbol zekâsı, her iki kanatta oynama becerisi, harika golleriyle izleyenleri mest ediyormuş. Henüz 11 yaşında kulübün akademisine kabul edilmiş. Akademi takımının kendi yaş grubunda oynadığı zamanları şöyle anlatıyor akademinin başındaki Steve Gallen: ”O takımda iyi ve kötü bir aradaydı. İyi olan o küçük çocuk, kötü olan ise takımın geri kalanıydı! 6-5 kaybettiğimiz bir maçı hatırlıyorum, çocuk 5 gol atmış ama takım 6 gol yemişti!”.

Akademide kısa sürede öyle nam salmış ki, takım “Raheem Park Rangers” olarak anılmaya başlamış. O dönemde akademi takımının maçlarını izleyenlerin sayısında patlama yaşandığını hatırlıyor Gallen. “Taraftarlar, henüz 14 yaşında U-18 takımında oynayan bu müthiş futbolcuyu izlemek için gelirdi. Kendinden yaşça çok büyük olanlara karşı oynamasına rağmen sahanın en iyisi olurdu. Kaybetmeyi hiç sevmezdi,” diyor hocası ve ekliyor: “Kaybettiğimiz maçtan sonra saha kenarında ağlardı. Üzülmemesini, çok iyi oynadığını söylerdim. En güçlü özelliği, yenilgiyi asla kabul etmemesi. O her teknik direktörün takımında görmek isteyeceği bir futbolcu. Bundan sonraki 15 senede adını sıklıkla duyacağınızdan emimim. Adının Real Madrid ile anılmasına hiç şaşırmıyorum…

***

2010 senesinin Şubat ayında, o dönem teknik direktörlüğünü Rafael Benitez’in yaptığı Liverpool akademisine 600 bin Sterlin karşılığında transfer olmuş. A takımda oynayacağı maç sayısına göre transfer ücreti 5 milyon Sterline kadar çıkabilir maddesini eklemiş Batı Londra kulübü. Liverpool akademisinin direktörü Frank McParland, genç futbolcunun akademiden yetişmiş en iyi kanat oyuncusu olduğuna inanıyor…

İlk 11’de ilk maçına, 2010 senesinin Ağustos ayında, Almanya’da Borussia Mönchengladbach’a karşı oynanan hazırlık maçında çıkmış. İlk resmi maçı 2012 senesinin Mayıs ayında… Wigan Athletic karşısında sonradan girdiği maçta kulüp tarihine, o formayı giyen en genç ikinci futbolcu olarak yazılmış. Onun gelişiminde pay sahibi olanlardan biri de Liverpool teknik direktörü Brendan Rodgers… Geçenlerde izlediğim bir futbol programında, maç öncesi konuşmasını böldüğü için genç topçusunu fena haşlamıştı teknik adam. Onca zaman Chelsea’nin U-18 takımının hocalığını yapmış, sonrasında Reading akademisinin başında bulunmuş bir futbol adamının tatlı-sert yaklaşımı, genç takımlarda yaşadığı zamanların derin izlerini taşıyordu. İçten, adaletli ama gerektiği zaman sert… Derler ki, en iyi teknik direktörler her yaş grubunda deneyim kazanmış, ele avuca sığmaz topçuları bile kontrol edebilen, sözünü dinleten hocalardan çıkar. Rodgers da onlardan biri sanırım…

***

Anfield Stadı’nın yeşil çimenlerine ayak bastığı 2012 senesinden günümüze kadar 65 maçta Liverpool formasıyla sahaya çıktı Raheem Sterling, Ada futbolunun gülümseyen çocuğu. Takımın emektar kaptanı Steven Gerrard, genç topçunun 1.70’lik boyuna rağmen kadroda yer alan sert futbolculardan biri olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Antrenmanlarda mümkün olduğu kadar onunla karşı karşıya gelmemeye çalışırım. Zaten top ayağında ise o mücadelenin galibi başından bellidir!”. Annesi onun Jamaika Milli Takımı’nda forma giymesini istemiş ama o İngiltere’yi tercih etmiş.

Ancak her futbolcunun hikâyesinde olduğu gibi onun da sıkıntılı zamanları olmuş elbet. 2013 senesinin Ağustos ayında kız arkadaşını darp ettiği gerekçesiyle tutuklanmış ve mahkemeye çıkmış. Dava sonunda aklanmış ama yaşadıkları ders olmuş. Futbolsever âleminde sıklıkla dile getirilen, iki farklı kadından üç çocuğu olduğu dedikodularına gülüp geçiyor. Melody Rose adında iki yaşında bir kızı olduğunu ve bu durumdan çok memnun olduğunu dile getiriyor…

19 yaşındaki kanat oyuncusu, Ada futbolunun yükselen yıldızlarından… Yeşil sahalarda çocuk denecek yaşlarda parlamış Wayne Rooney, Michael Owen, James Milner’ın izlerinden yürürse daha çok uzun seneler adını duyacaktır futbolseverler. Ama adına futbol denilen güzel oyunda çocuk yaşlarda hızla yükselmek kadar bir anda paldır küldür düşmek de var…
Sahi Francis Jeffers adını hatırlayanınız var mı?

Ziya Adnan
28 Ekim 2014

Buzlar ülkesinin takımı…

Buzlar ülkesinin takımı…

Uzaklardan…

İngilizcedeki anlamı “Buz Adası”… Kuzey Atlantik Okyanusu’nda 103 bin kilometrekarelik yüzölçümüne ve 325 bin nüfusa sahip, ordusu bile bulunmayan minik bir Avrupa ülkesi… Dünya haritasına bakıldığında Kuzey Amerika’ya daha yakın olmasına rağmen Avrupa kıta sahanlığında bulunmasından, kültürel olarak İskandinav sayılmasından dolayı Avrupa ülkeleri arasında yer alıyor. Kişi başına düşen milli gelir sıralamasında 7. sırada ve aynı zamanda Birleşmiş Milletler’in hazırladığı insani kalkınma raporuna göre dünyadaki 196 ülke arasında insani kalkınma açısından en gelişmiş ikinci ülke… Ülkenin başkenti Reykjavik’te yaşayan insan sayısı 120.000, yani Kadıköy ilçesinin nüfusunun dörtte biri kadar. Avrupa Birliği’ne üye değiller. 2009 senesinde üyelik için adım atmışlar, ancak 2013 senesinde ülke halkı arasında yapılan geniş katılımlı araştırmada halkın büyük çoğunluğunun üyeliğe karşı çıktığı görülmüş.

Ülkenin mavi kırmızılı futbol takımı, tarihinde hiçbir önemli şampiyonada yer alamamış. Ancak 2000’li yılların başından günümüze kadar geçen sür içinde gözle görülür bir ilerleme kaydetmişler. 2000 Avrupa Şampiyonasına katılma şansını uzun süre lider olarak götürdükleri ve dört galibiyet aldıkları grubu 3. sırada bitirerek son anda kaybettiklerini hatırlatalım. O dönemde Reykjavik’te oynadıkları maçta, Almanya karşısında puan çıkarmışlar ve sahadan golsüz beraberlikle ayrılmışlar…

Geçtiğimiz Eylül ayında yapılan FIFA sıralamasında 34. sıradalar ve 38. sırada yer alan Türkiye’nin dört basamak üzerindeler. Her ne kadar bizim hamaset edebiyatı ile yoğrulmuş, anlata anlata kendi yarattığı masalların doğruluğuna inanan ülke basını (bkz: Filenin sultanları, potanın perileri, minderin kaplanları, dört büyükler!) küçük görse de bizimle oynadıkları 8 maçın beşini kazanmışlar, iki beraberlik almışlar. Bize karşı attıkları 16 gole karşı kalelerinde 9 gol görmüşler.

Buzlar ülkesinin takımıyla ilk karşılaşmamız 24 Eylül 1980 tarihinde İzmir’de… Rahmetli Sabri Kiraz’ın teknik direktör olarak sahaya çıktığı o maçı 3-1 kazanmış deplasman takımı. Bir sene sonra, bu kez Reykjavík’te oynanan maçı 2-0 kazanmışlar. Kuzeylilere karşı ilk puanımızı 1990 Dünya Kupası elemelerinde, 1988 senesinin Ekim ayında İstanbul’da oynanan ve 1-1 sona eren maçta almışız. 1991 senesinin Temmuz’unda oynanan ve Ümit Karan’ın tek golümüzü attığı hazırlık maçında, bizi beşlemişler. 1994 senesinin Ekim ayında İstanbul’da oynanan maçta bu kez beş gol atan takım Türkiye olmuş.

2016 Avrupa Şampiyonası grup elemelerinin ilk maçında bizi üç golle geçen İzlanda bu yazının yazıldığı saatlerde Hollanda’yı da yendiği maçtan sonra 2016 Avrupa Şampiyonası elemelerinde lider konumda. Velhasıl kibirle bakmaya doyamadığımız dev aynasından biraz uzaklaşıp, istatistiklere bir göz atsak İzlanda’nın bizden daha iyi bir takım olduğu ortada, malum rakamlar yalan söylemez…

***

Buzlar ülkesinde yetişmiş en başarılı futbolcu, 15 Eylül 1978 doğumlu Eidur Smari Gudjohnsen, onu da hatırlamadan geçmeyelim. 1994 senesinde, henüz 18 yaşında, dünyaya geldiği şehrin Valur Reykjavík takımında başlayan kariyerinde Chelsea, Barcelona, Monaco gibi üst düzey takımlarda forma giydi; 2004–2005, 2005–2006 sezonlarında Premier Lig’de Chelsea’de, 2008–2009 sezonunda La Liga’da Barça ile şampiyonluklar yaşadı. 1996–2013 arasında İzlanda Milli Takımıyla çıktığı 78 maçta 24 golü var bu gol canavarının.

2016 Avrupa Şampiyonası elemelerinde oynadıkları üç maçta 8 gol atıp kalelerinde gol görmeden 9 puan toplayan takımın kadrosunda İngiltere liglerinde forma giyen üç; İspanya, İtalya ve Hollanda’da forma giyen birer futbolcusu bulunuyor. O futbolculardan son sezonlarda yıldızı parlayan ofansif orta saha Gylfi Sigurdsson, Premier Lig’in en göze batan futbolcularının başında. 2008–2010 arasında Ada’da Reading takımında adını duyuran, o sezonun sonunda takımın en iyisi seçilen İzlandalı, 2012 senesinin Temmuz’unda 8,8 milyon Sterlin karşılığında Hoffenheim’dan Tottenham’a transfer oldu. Tottenham’da forma giydiği 2013–2014 sezonunda takımını sırtlayan futbolculardan olmasına rağmen sezon sonunda bir dönem kiralık oynadığı Swansea City’e satıldı. İki kulüp arasında yapılan anlaşma sonucu Swansea City’nin sol beki Ben Davies Kuzey Londra’nın yolunu tutarken, İzlandalı da eski takımına dönüyordu. 2014-2015 sezonunun ilk yedi maçında bir golü altı asisti bulunuyor, Hollanda karşısında da iki gol atan Sigurdsson’nun…

***

Meselenin özeti, bizim için bir şampiyona daha şimdi çok uzak bir hayal. Grupta bizi yenen Çek takımı gerçek bir futbol ülkesi, son altı büyük turnuvanın dördüne katılmışlar. İzlanda ve Hollanda’nın bizden daha iyi olduğu gerçeği de aşikâr. Son 50 senede bir Dünya Kupası görmüş milli takım ise ülke gibi dibe vurmuş. Gazetelerin yazdığına göre 5+2 yıllık mukavelesi gereği toplam 24,8 milyon Euro garanti ücret kazanan, ilk yılında kovulursa toplamda 15 milyon 839 bin Euro alacak olan milli takım teknik direktörünün kariyerindeki en büyük başarısı günümüzden neredeyse 15 sene önce kazanılan UEFA Kupası…

Oysa aynı UEFA Kupasını kazanmış takımlar arasında niceleri var: (2002–2003) Porto, (2003–2004) Valencia, (2004–2005) CSKA Moskova, (2005–2006) Sevilla, (2007–2008) Zenit Saint Petersburg gibi… O kupadan sonrası, Milli Takım ve ikinci Galatasaray macerası teknik direktör adına hep hüsran. Üstelik 2005 senesinin Kasım’ında İsviçre maçında yaşananlar hâlâ taptaze hafızalarda…

Yeri gelmişken, o kupayı Sevilla’nın başında iki sezonda kazanan (2005–2006, 2006–2007) Juande Ramos’un 2008 senesinin Ekim ayında Tottenham’dan kovulduğunu, geçtiğimiz Mayıs ayında Ukranya’nın Dnipro Dnipropetrovsk takımından ayrıldıktan sonra halen takım aradığını, her UEFA Kupası kazananın futbol ülkelerinde imparator olarak görülmediğini de hatırlatalım…

Velhasıl “imparator” gibi Türk’ün Türk’e yapıştırdığı abartılı sıfatlara takılıp kalmışlığı, ülkenin paçasından akan kibri, IŞİD karmasını andıran sakallarıyla görüntüsü ve futbolu berbat takımı, yeni Türkiye’nin beter futbolunu, takım arkadaşlarına silah çektiği iddia edilen ve asla milli takımda yer almaması gerekenleri bir kenara bırakıp, 325 bin nüfuslu buzlar ülkesinin takımını alkışlayalım…

Ziya Adnan
18 Ekim 2014

Dikkat, timsah çıkabilir!

Dikkat, timsah çıkabilir!

Uzaklardan…

Coğrafyanın kan gölüne döndüğü bir kurban bayramı daha geride kaldı ardında cehaletin, geri kalmışlığın, vahşetin izlerini bırakarak. Gazeteler yazmıştı, Diyarbakır’da kurbanlık için alınan ve 5 katlı binanın çatısına bırakılan keçi, korkudan korkuluklardan atlayarak sokakta oyun oynayan küçük çocuğun üzerine düşmüş, çocuk kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirmiş, keçi de telef (!) olmuştu. Neresinden bakarsan hüzünlü bir fotoğraf bizim topraklar, baktıkça acıtan. O çok sevdiğimiz futbol bile nasibini almış o acıdan, başkalaşmışlıktan. Al işte, Kurşunlu Süper Lig’in artık çok alıştığımız meselesi taraftar şiddeti… Saha kapatma adı altında, kimi zaman sadece kadınlar ve çocuklar önünde, kimi zaman seyircisiz oynanan, bol kavgalı, bol gürültülü toz duman tat vermeyen maçlar…

PFDK, geçtiğimiz sezon 10 takıma taraftarlarının neden olduğu kötü tezahürat ve saha olayları nedeniyle saha kapatma cezası vermiş. 8 maç saha kapatma cezası alarak sahası en fazla kapanan kulüp Bursaspor. 2013-2014 sezonunu şampiyon olarak kapatmış Fenerbahçe, “Çirkin ve kötü tezahürat” sebebiyle 6 maç seyircisiz (kadın ve çocuklara) oynama cezası almış. 2011-2012 sezonundan itibaren gelen cezalarla birlikte, on ikisi lig, ikisi Avrupa, biri de Türkiye Kupası maçı sonrası, 18 kez sahası kapanmış sarı lacivertli takımın. Beşiktaş, 2013-204 sezonunda 5, Galatasaray, 2, Trabzonspor 7 maç ceza almış. Bu konuda sicili hayli kabarık Trabzonspor’un sezonda üç karşılaşmada daha seyircisiz oynama cezası bulunuyor. Sezon boyunca taraftarları nedeniyle para ve saha kapatma cezası almayan tek kulüp bizim Gençlerbirliği, tribünlerinde kavganın eksik olmadığı memleket futbolunun farklı, temiz, naif yüzü, güzel insanların takımı. Adında “Belediye” kelimesi bulunmaması, şehrimizin takımı olması bile sevmek için yeter. Varsın kupaları almasın…

Ceza meselesine dönersek, ceza dediğin de tam Türk usulü, kadın ve çocuk taraftarlar önünde oynanan maçlar… Hiçbir caydırıcılığı olmayan, üstelik cinsel ayrımcılığı körükleyen sakil bir TFF icadı… Ama kafayı parayla, yayıncı kuruluşla, şişirilmiş toz duman derbilerle fena bozmuş beter düzende verilen ceza da bizim futbolu anlatır elbet. 2011’de patlak veren şike meselesinden üç sene kadar sonra, ülke futbolu kendi sorunlarıyla yüzleşmeyi bir türlü becerememişken, geçenlerde TFF Başkanı Demirören, çalışmalarının meyvelerini topladıklarını dile getiriyordu televizyon ekranlarında. Tam da şampiyon takımla birlikte üç takımın şike nedeniyle Avrupa’dan ihraç edildiği zamanlarda!
Velhasıl ucunda puan silme olmadıktan sonra sürer gider bu ceza meselesi. Alın işte, TFF’nin yeni buluşu: Yeni sezonda artık saha kapatma yerine olayın meydana geldiği tribün kapatılacakmış, hayırlara vesile olsun. Bir de PasoLig meselesi var, hatırlamadan geçmeyelim. Yeni sezonun başladı başlamasına ama adamlar 22 ilde 300 bin kart ancak satabilmişler. O yüzden boş tribünler…

Eh mesele taraftarı fişlemek ve müşterileştirmek, futbol taraftarlarının takım sevgisini sömürerek ticari bir pazar yaratmak olunca gelen tepki de büyük oluyor haliyle…

***

Ama beterin beteri var diyerek anlatalım kalemimiz yettiğince Romanya 4. Liginde mücadele eden Steaua Nicolae Balcescu’nun inanılmaz hikâyesini. Kavgacı takım olarak nam salmışlar ülkede. Olay hiç eksik olmazmış bunların maçlarında. Kavga edecek deplasman takımı tarafları bulamasalar kendi aralarında kavga ederlermiş. Taraftarlığın fıtratında var diyerek her maçta topluca sahaya dalmak adettenmiş. Bıçak kemiğe dayanmış olmalı ki 2003 senesinde Romanya Futbol Federasyonu takımı ligden ihraç etme noktasına gelmiş. Uyarmışlar kulübü, ayaklarını denk alma konusunda. Hal böyle olunca, kulüp başkanı Alexandra Cringus taraftarların sahaya girmesini engellemek için daha önce yeşil sahalarda hiç görülmedik bir yol denemek için sıvamış kolları. Önce sahanın etrafına dikenli tel çekmeyi, ardından maç boyunca sahayı güvenlik güçlerinin çemberine almayı düşünmüş. Ancak bu iki düşünce de kesmemiş olacak ki daha parlak bir fikir üretmiş, daha önce yeşil sahalarda eşi benzeri hiç görülmemiş.

Başkana göre holigan taraftarın sahaya girmesini engellemenin tek yolu sahanın çevresine içi timsahlarla dolu derin ve geniş bir hendek kazmakmış. Hendek yeterince geniş olursa taraftarların sahaya girmesi mümkün olmayacak, futbolcular da taraftar korkusu olmadan oyuna konsantre olacakmış. En fanatik taraftarın bile gözü kesmezmiş timsahlarla dolu hendeği aşıp sahaya dalmayı. Basına açıkladığı önerisinin asla şaka olmadığını, konu üzerinde hayli kafa patlattığını, kulübün geleceğinin her şeyden önemli olduğunu söylemiş düzenlediği toplantıda. Futbolcuların kazara hendeğe düşüp timsahlara yem olmasını engellemek için saha ile hendek arasındaki mesafeyi uzun tutacakmış…

Timsahları bile düşünmüş dahi başkan. Günlük et ihtiyaçlarını kasabanın kulüp sponsoru kasaplarından karşılayacak; ülkenin sert, soğuk kışlarında hayvanların telef olmaması için hendeği ısıtıcılarla donatacakmış. Çok sayıda iki buçukluğa ihtiyacı olacağını da düşünmüştür muhtemel! Ama önerisi belediye tarafından kabul görmemiş…

***

Son sezonlarda ülke futbolunun marka değerine (!) hayli zarar veren saha kapatma cezalarının, sadece kadınlar ve çocukların izlemesine izin verilen maçların bizim coğrafyada futbol şiddetini önleyemediği artık aşikâr. Passolig deseniz ülke futboluna verdiği zarar maç günleri boş tribün manzaraları ile zaten ortada. Doğrusu, tribün kapatmanın da çözüm olacağını sanmıyorum. Zaten memleket kötüye giderken futbolun iyiye gitmesi de mümkün değil. Ama futbolun marka değerini de korumak gerek elbet. O yüzden, şimdiye kadar hiçbir önlemin şiddete çare olmadığı ülke futbolunda, saha ile tribünler arasında hendek açıp timsah beslemeye ne dersiniz?

Ziya Adnan
13 Ekim 2014

Ne Zeus ne Perseus…

Ne Zeus ne Perseus…

Uzaklardan…

Takvim yaprakları 23 Mayıs 1980’i gösterirken, Yunanistan’ın kuzeydoğusunda, 220 bin nüfusa sahip sanayi şehri Larissa’da doğmuş. Yeri gelmişken belirtelim; Yunan mitolojisinin önemli kahramanlarından Achilles’in bu şehirde dünyaya geldiği, tıbbın babası olarak bilinen Hippocrates’in de son nefesini burada verdiği rivayet edilir. Futbola sevdalanmadan önce güreşe meraklıymış. Sürati, kuvveti ve çevikliği yerel kulüplerden “Toxotis”in (Okçular) dikkatini çekmiş ve takımda top koşturmaya başlamış. Henüz 18 yaşında, 1998 senesinde şehrinin takımında başlayan profesyonel kariyerinde 4 ülkede 13 takımda forma giymiş, Yunanistan Süper Liginde ve Bundesliga’da gol krallığı yaşamış.

Profesyonel futbola başladığı Larissa’da üç sezon 2. Lig’de top koşturduktan sonra takımının 3. Lig’e düştüğü 2001 senesinde, yine 2. Lig’de mücadele eden Kallithea’ya transfer olmuş. O dönemde 2. Lig’de 87 maçta 30 golü bulunuyor. Alt liglerde adı sürekli golle anılan golcünün namı ülke futbolseveri arasında yayılırken, elini çabuk tutan Panathinaikos 2005 senesinin devre arasında onu saflarına katmış. O sezon sonunda takımında şampiyonluk yaşarken, toplamda kaydettiği 18 golle (8’i Panathinaikos’ta) ligi gol kralı olarak bitirmiş.
Ancak 2006-2007 sezonunda kulübün POAK’tan Dimitris Salpigidis’ı transfer edeceği söylentileri performansını etkilemeye başlamış ve kulüp yönetimiyle yaşadığı anlaşmazlık sonrası Bochum’a kiralanmış. İşin ilginç tarafı, o sezon kümede kalmaya çalışan Bochum’da 32 maçta 20 gol kaydedip Bundesliga’yı Miroslav Klose ve Roy Makaay’ın önünde gol kralı olarak bitirmiş olması. O sezon sonunda teknik direktörü Marcel Koller, ”Bu sezon hayat sigortamız oldu,” diyerek selamlamış golcüsünü…

***

Bir sonraki durağı Bayer 04 Leverkusen ve kulüpler arasındaki transfer anlaşması oldukça ilginç. Bayer 04 Leverkusen, Panathinaikos’a 700 bin Euro ödemeyi ancak Bochum’un sezon sonunda küme düşmesi halinde kulübe 1,5 milyon Euro ödemeyi kabul etmiş. Bochum’un kümede kalması durumunda Bayer 04 Leverkusen’den 4 milyon Euro alacak olması da kayda değer. 2007-2010 arasında forma giydiği 50 maçta 13 golü bulunuyor. İlk sezonunda 11 gol kaydederken kısa süre sonra o dönem teknik direktörlüğünü Arsenal’ın efsane savunmacısı Tony Adams’ın yaptığı Portsmouth’a transfer olmuş. (Yeri gelmişken, “Mr. Arsenal” lakaplı stoperin hikâyesi yakın gelecekte yine bu köşede.)

Ancak kör talihe bakın ki Adams, transferin gerçekleştiği günlerde kovulunca yerine gelen Paul Hart topçuyu tembel olduğu gerekçesiyle kadroya almamış. Neden kadroya almadığını soran gazetecilere teknik direktörün verdiği cevap ilginç: “Biliyorum, kadroya alınmamak onun için hayal kırıklığı, ancak pek çok kişi bu yaşamda hayal kırıklıkları ile yaşar.” Eh, böylesine derin futbol bilgisine sahip (!), üstelik bilge bir teknik direktörün takımda sadece Şubat ayından Kasım’a kadar kalabilmesine şaşırmamak gerek… İş bilmez ellerde sıkıntılı zamanlar yaşayan golcü, Ada’da sadece 1 maçta, o da yedek olarak sonradan girdiği ve sahada 1 dakika kaldığı maçtan kısa süre sonra Almanya’ya dönüş yapmış…
Sonraki durakları 2010 senesinde Hertha Berlin, 2010–2012 arasında Eintracht Frankfurt… 48 maçta 23 gol kaydettiği Frankfurt’ta kulübün efsane kalecisi Egon Loy’la yaşadığı diyalogu da hatırlayalım bu vesileyle: “Bir futbolcunun altı sene Almanya’da oynayıp, Almanca öğrenmemesini anlayamıyorum” diyen eski kaleciye, “Ben gol atmak için para alıyorum, konuşmak için değil” diyerek cevap vermiş golcü…

***
2012 senesinin Ocak ayında Samsunspor’a transfer oldu ülkemizde forma giyen ilk Yunan futbolcu. İlk maçında Orduspor’a bir gol atıp, o sezon Fenerbahçe karşısında hat-trick yaparken 2011-2012 sezonunun ikinci yarısında toplam sekiz gol kaydetti. Yakın geçmişte yaptığı bir söyleşide kariyerinin en mutlu zamanlarını kırmızı beyazlı takımda geçirdiğini söylemiş. Bu vesileyle Karadeniz’in, kuruluşu 1965 senesine dayanan “Kırmızı Şimşekler”ini de unutmayalım. Ülke futbolunun kökleri, taraftarı olan şehir takımlarına fazlasıyla ihtiyaç duyduğu zamanlarda şansları yaver gitsin. Geçen sezon play-off maçlarında ellerinden kaçırdıkları Süper Lig şansını bu sezon yakalamaları umuduyla…
Futbolcuya dönersek, Samsunspor’un küme düşmesinin ardından İspanya’ya, Levante takımıyla dönen, sonrasında Akhisar Belediyespor’a gelen golcü 15 maçta 12 gol kaydetti. Attığı gollerle takımının ligde kalmasını sağladı ama kulüp yönetimiyle para konusunda anlaşamayınca Konyaspor’un yolunu tuttu. 2013-2014 sezonunda 24 maçta 13 golü bulunuyor…

***
Bu sezon yeniden döndüğü Ege’nin sempatik takımı Akhisar Belediyespor’da oynadığı 4 maçta 6 gol kaydetti 34 yaşındaki Theofanis Gekas. 2005 senesinden beri formasını giydiği Yunanistan Milli Takımında 76 maçta 24 golle ülke takımının gelmiş geçmiş en büyük üçüncü golcüsü… Umursamaz görüntüsü, önden seyrelmiş saçları, hafif tatlı göbeği aldatmasın; futbol zekâsı, savunma arkasına sarkışı, ceza sahasında kendisine zaman ve alan yaratışı, savunma oyuncularını kendisine yaklaştırmaması, pozisyon sezgisi ve son vuruşlardaki ustalığı bilhassa bizim sahalarda az görülen cinsten… Her transfer sezonunda har vurup harman savuran üç İstanbullunun elinden kaçırdığı, kimilerine göre futbol için çok yaşlı, kimilerine göre tembel ama futbol CV’sinde tartışmasız büyük golcü… Gittiği her takıma gollerini de beraberinde götüren bir son vuruş ustası… Gezi direnişi sırasında Yunanistan Konsolosluğunun duvarında “Çare Gekas” yazısı göze çarpıyordu, sanırım namını en iyi anlatan…

Sergen Yalçın, “Almanya’da, İngiltere’de oynayamaz!” demiş, muhtemel Gekas’ın Bundesliga’da yedi sezon oynayıp gol krallığı da yaşadığını bilmeden. Daha ligin başında attığı gollerle takımına 7 puan ve 2,5 milyon TL kazandıran forvetin Akhisar Belediyespor’la yaptığı sözleşmede yıllık ücreti 1 milyon Euro yazıyormuş. Ne diyelim, her takıma Gekas gibi transfer nasip olsun…
Onu selamladığımız bu yazıda Akhisar taraftarlarının gülümseten tezahüratını da hatırlamadan geçmeyelim;

Ne Zeus ne Perseus, asıl Tanrı bu deyyus.
Her hafta gollerini coşarak izliyoruz.
Ne Zeus ne Perseus, asıl Tanrı bu deyyus.
Ne Sow ne Burak Yılmaz, Theofanis Gekas…

Ziya Adnan

5 Ekim 2014

NeZeus

Borç hikâyeleri, bizden ve onlardan…

Borç hikâyeleri, bizden ve onlardan…

Uzaklardan…

1905 senesinin Eylül ayında, şehrin ikonu Hyde Park’ta inşa edilen Kristal Kule’nin inşaatında çalışan işçiler tarafından kurulmuş Crystal Palace, Croydon Belediyesine bağlı 14.000 nüfuslu mahallenin mavi kırmızılı takımı… Tarihlerinde büyük başarılar olmasa da, nicedir Londra’nın devlerinin gölgesinde kalmış olsa da 26.309 kapasiteli Selhurst Park Stadı’nı doldurur evinde oynadığı her maçta takıma gönül verenler. 2013-2014 sezonunda evinde oynadığı maçlarda 24.375 taraftar ortalamasını yakalamışlar. Uzun ömründe ikbali de idbarı da görmüş nice kulüpler gibi onların da geçmişte yaşadığı parasal sıkıntıları olmuş elbet. 2010 senesinin Ocak ayında borçları nedeniyle kayyuma devredilen kulübün o dönem 10 puanını silmiş İngiltere Futbol Federasyonu. O sezonun sonunda küme düşmekten son anda kurtulmuşlar…

Portsmouth FC, İngiltere’nin güneyinde 500 bin nüfuslu şehrin takımı, ada futbolunun en eskilerinden. 5 Nisan 1898 tarihinde kurulmuş mavi beyazlı takım, maçlarını oynadığı 20.500 kapasiteli Fratton Park Stadı hikâyenin en başından günümüze şehrinin takımına ev sahipliği yapmakta. Premier Lig’de mücadele ettiği 2009-2010 sezonunda borçları nedeniyle 9 puanı silinen takım 2009-2013 arasında üç sezonda küme düşmüş. Günümüzde League Two’da (3. Lig) var olma mücadelesi veriyor.

Kuruluşu 1883 senesine dayanan Coventry City, Premier Lig’in kurucu kulüplerinden. Ligden düştükleri 2001 sezonundan önce 34 sezon ülke futbolunun en üst liginde mücadele etmişler. Onlar da kötü yönetilmenin faturasını ağır ödeyenlerden… 2013 senesinin Mart ayında 10 puanı silinen takım geçtiğimiz sezon 24 takımlı ligi 18. sırada tamamladı.
Geçen sezonun sürpriz takımı Southampton 1885 senesinde kurulmuş, en büyük başarıları 1976 senesinde kazandıkları Federasyon Kupası. Arka arkaya 27 sezon Ada futbolunun en üst liginde mücadele ettikten sonra 2005 senesinde küme düşen takım geçtiğimiz sezon Premier Lig’i 8. sırada bitirdi. St Mary’s Stadı’nda oynadıkları maçlarda 30.212 taraftar ortalaması yakalamışlar. Transfer döneminde kasasına 88,5 milyon Sterlin girmiş olsa da onlar da geçmişte maddi sıkıntı yasayanlardan. 2009 senesinde, League One’da oynadıkları sıkıntılı zamanlarda 10 puanı silinmiş kırmızı beyazlıların…

Ve kökleri 1919 senesine uzanan Leeds United, Ada futbolunun kalabalık takımı, geçtiğimiz sezon Premier Lig’in bir altı League One’da 25.089 taraftar ortalamasını yakalamışlar. 1998–2002 seneleri arasında David O’Leary’nin teknik direktörlüğünde Premier Ligi her sezon ilk beş arasında bitirmişler. Ama sonra sıkıntılı zamanlar başlamış. Bizim başkanları hatırlatan, dönemin başkanı Peter Ridsale yüksek faiz karşılığında bankalardan yüksek miktarda borç alıyor, Liverpool’un golcüsü Robbie Fowler’ı ve Seth Johnson’u yüksek transfer ücretleri karşılığında kadrosuna katıyordu. Tüm hesaplar Şampiyonlar Ligine katılma üzerine yapılmıştı. Ancak o sezon takım ligi Newcastle United’ın ardından 5. sırada bitirecek, Şampiyonlar Ligi gelirinden mahrum kalacaktı. 2007 senesinin Mayıs ayında Championship’de oynadıkları zamanlarda 10 puanı silinen takımın League One’a düştüğü sezonun başında 15 puanı silinmiş.
Borçları nedeniyle puanı silinen başkaları da var listede: Wrexham, Cambridge United, Luton Town, Bournemouth, Stockport County, Chester City, Plymouth Argyle onlardan bazıları…

***
Peki, bizdeki durum nasıl anlatalım bilgimiz yettiğince. Geçenlerde gazeteler devletin, kulüplerin milyonluk vergi borcunu sileceğini, af paketiyle birlikte Spor Toto Süper Lig’de mücadele eden takımların derin bir ’oh’ çekeceğini yazıyordu. Futbol Ekonomisti Tuğrul Akşar’ın Al Jazeera’ya yaptığı değerlendirmeye göre, Spor Toto Süper Lig’de vergi borcu liginin zirvesinde Galatasaray bulunuyor. Sarı Kırmızılı kulübün yaklaşık 140 milyon iralık vergi borcu mevcut. Geçtiğimiz sezonu 3. sırada tamamlayan Beşiktaş 130 milyon liralık vergi borcuyla 2. sırada… 35 milyon lira borcu bulunan 3. sıradaki Eskişehirspor’u, transfer döneminde har vurup harman savurmuş Trabzonspor 17 milyon lira ile takip ediyor. Vergi borcu bulunmayan sekiz kulüp arasında Fenerbahçe, Sivasspor, Balıkesirspor, Gençlerbirliği bulunuyor. Genel borç rakamlarına bakıldığı zaman kulüplerin durumlarının iç açıcı olmadığı ortada. Ülke futbolunun üç köklü kulübünün borcu 1 Milyar liranın üzerinde (Fenerbahçe: 173 milyon, Galatasaray: 555 milyon, Beşiktaş: 568 milyon TL)…

İşin hazin tarafı, TFF’nin borcu olan kulüplere hiçbir yaptırım uygulamaması. İngiltere Futbol Federasyonu borçlu kulüplere puan silme dâhil ağır yaptırımlar getirirken, TFF meseleyi uzaktan izlemekle yetiniyor. Onlar için varsa yoksa ülke futbolun marka değeri. Oysa hangi marka değeri? Şike sürecinde yaşananlardan sonra kulüplerin formalarına sponsor bile bulamadıklarını yazıyor gazeteler. Onca devasa holding, banka, finans, havayolu şirketi dururken sponsor bulanlar da makarna, köfteci, ya da inşaat şirketi reklamı ile yetinmek durumunda kalıyor. Malum kalitesiz bir ürüne kim sponsor olmak ister ki?

Velhasıl geldiğimiz noktada ülke futbolunun fotoğrafı, hiç bitmeyen şike süreci, maç günleri dolmayan tribünler, futbolun kirliliği, rekabetsizlik, borç içinde yüzen kulüplerimiz ve üstüne bayat pastanın çileği: PasoLig garabeti! Ancak şike süresince hep birlikte gördük bizim yapamadığımızı futbolunun en büyük patronunun nasıl yaptığını, üstelik kimsenin gözünün yaşına bakmadan. Alın işte, gazeteler UEFA’nın Finansal Fair Play kapsamında Beşiktaş’ı incelemeye aldığını, ayrıca Bursaspor’un da Avrupa Ligi katılım payının askıya alındığını yazıyor.
Velhasıl bu verilerin ışığında ülke futbolunda hiçbir kulübün geleceğinin parlak olmadığı ortada. Yeri gelmişken, her ne kadar bizim savurgan kulüpler hafife alsa da UEFA’nın giderek daha katı bir biçimde uygulayacağı “Financial Fair Play” meselesini de hatırlatalım. UEFA’nın getirdiği kuralın özeti şu: Bir takımın transfer harcamaları, senelik gelirinin yüzde yetmişinden fazla olamaz. Kulübün geliri; gişe hâsılatı, naklen yayın gelirleri, transferden elde ettikleri ve sponsorluk anlaşmalarından ibarettir. Başkanların veya yöneticilerin kulüplerine verdiği ya da hibe ettiği paralar, senelik gelirin içine dâhil edilemez. Senelik transfer harcamaları gelirinin yüzde yetmişinden fazla olan takımlar, 2014’den itibaren Şampiyonlar Ligi’ne veya UEFA Kupası’na katılamayacaktır.

UEFA’nın bu kuralı getirmesindeki en büyük neden, birçok kulübün transfer çılgınlığı içinde borç batağına gömülerek yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalması. Geçmiş sezonlarda Portsmouth, Leeds United, Crystal Palace, Southampton, Luton Town gibi köklü takımların bütçelerindeki açık nedeniyle yaşadıkları sıkıntıları göz önüne alarak, kulüplerin geleceklerini korumak, onların borç batağında yok olmalarını önlemek için bu kuralı getirmiş futbolun patronu. Bizimkiler ise aynı tas aynı hamam devam transfer savurganlığına. Alın işte, 1980’lerde yaşadığı başarıyı altyapısına borçlu olan Trabzonspor, 31 yaşındaki forvete 5 milyon Euro bonservis bedeli ödedi ve transfer döneminde 16 futbolcuyu kadrosuna kattı.

Ah bir anlasalar meselenin nicelik değil nitelik ve borcun da en büyük yoksulluk olduğunu…

Ziya Adnan
30 Eylül 2014