Firmino’dan çok zaman önce: Rushie

Uzaklardan…

İngilizlerin efsane takımı Liverpool’un, futbol mabedi Anfield Stadında…

Bir lig maçıydı sanırım. Geçmiş zaman… Hatırladığım, tribünlerin yine tıka basa dolu oluşu. “Kop” diye bilinen, kemik Liverpool taraftarının meskeni, o meşhur kale arkası tribünü henüz yıkılmamıştı. Binlerce kırmızı formalı Liverpool taraftarı, ayakta maçın başlamasını bekliyordu. O pek bilindik tezahüratı hep bir ağızdan söylemeye başlamışlardı, hani insanın tüylerini diken diken eden, yalnız yürümeyenlerin, futbolun en güzel şarkısını…

Uğultunun başlaması ile birlikte, ‘Main Stand’ adI verilen eski maraton tribününde, oturduğum koltuğun hemen sağındaki iyi giyimli yaşlı adamı fark ettim. “You Will Never Walk Alone” şarkısına kısık bir sesle eşlik ediyor, aynı zamanda gözlerini ayırmadan sahada ısınmakta olan kırmızı formalı futbolculara bakıyordu. Yanında, kendisi gibi yaşlı bir arkadaşı vardı. Arkadaşı işitme özürlü olmalıydı, kulağındaki kocaman işitme cihazı göze batıyordu. Muhabbetlerine bakılırsa, maçlara beraber geliyorlardı. İkisi de, eski Türk filmlerinden kopup gelmiş babacan karakterleri andırıyordu, pek neşeli, pek konuşkan, pek sevimli. Üstelik futbol tutkunu. Çocukluk her ikisinde de hiç geçmemiş gibiydi. Pek şirin Galler aksanı dikkatimi çekti, en katısından. Etraflarında oturan herkes onları tanıyor gibiydi. Kim bilir, ne maçlar izlemişlerdi bu futbol mabedinde, kim bilir anlatacak ne çok futbol hikâyeleri vardı. Sonraları öğrenecektim, her ikisi de senelerdir, Liverpool’un Anfield’de oynadığı hiçbir maçı kaçırmamışlardı. Maçın başlamasına yakın, ısınmakta olan 9 numaralı futbolcu, bizim yöne doğru baktı ve elini kaldırarak selamladı. Bunu gören, yaşlı adam ayağa kalktı ve o selama karşılık verdi. Sonra bana dönerek, “Bugün oğlum bu sahada ilk kez Liverpool formasını giyiyor, rüyası gerçek oldu,” dedi.ADVERTISING

O kısa cümle, uzun yıllar sürecek dostluğumuzun başlangıcı olmuştu… Ve kim bilebilirdi ki, tribünde yanı başımda oturan babasını sahadan selamlayan o cılız, çelimsiz, pek de topçuya benzemeyen, bıyıklı 9 numara, gün gelecek Liverpool tarihinin en büyük golcüsü olacaktı. Sene 1980 idi…

Sonraki zamanlarda, o iki yaşlı Liverpool taraftarı ‘Mr Rush’ ve Ned ile o gün o tribünde başlayan dostluğum ilerledi, onlarla uzun yıllar beraber maçlar izledim. Tribünü, futbolu, sevinçleri, üzüntüleri ve belki en önemlisi dostluklarını paylaştım. 30 sene aradan sonra Liverpool’un şampiyonluk kupasını kaldırmasına az kaldığı zamanlarda hatırlayalım efsane golcüyü.

20 Ekim 1961 tarihinde Galler’in 3 bin nüfuslu St Asaph kasabasında dünyaya geldi. Futbol kariyerine, 1979 senesinde, o zamanlarda 4. Lig’de oynayan Chester City takımında başladı. Daha ilk sezonunda, 34 maçta attığı 14 gol ile kendisini yakın takibe alan Liverpool Teknik heyetinin dikkatini çekti. Nisan 1980’de Bob Paisley’nin ısrarı üzerine, o yıllarda rekor sayılacak 300.000 Sterlin transfer ücreti karşılığında Liverpool’a transfer oldu. Liverpool formasını ilk kez 13 Aralık 1980’de deplasman da Portman Road da oynanan maçta, Ipswich Town’a karşı giydi. O maçta forma numarası 7 idi ve o gün oynayamayan Kenny Dalglish’in yerine sahada yer alıyordu. 1-1 biten maçta, pek göze batmamıştı. O maçtan sonra, uzun bir süre gol atamadı, hatta çoğu zaman ilk 11’de oynama fırsatı bulamıyor, genç takımda kendini göstermeye çalışıyordu. Ama Liverpool teknik heyeti ona olan güvenini yitirmedi ve beklenen gol, 30 Eylül 1981 tarihinde, bir Avrupa Kupası maçında geldi. Zayıf Finlandiya takımını, Liverpool’un 7-0’lık skor ile geçtiği maçta gollerden birini o attı. Bu gol, onun Liverpool’daki müthiş rekorunun başlangıcı oldu. O sezon, 49 maçta 30 gol atarak takımının en büyük golcüsü oldu. İlk sezonunda, gollerinin 17’sini lig maçlarında kaydetmiş ve Liverpool’un şampiyonluğunda büyük pay sahibi olmuştu. 1980–87 yılları arasında Liverpool forması ile oynadığı 224 maçta 129 gol kaydetti. 1987-88 sezonunun başında, İtalyan devi Juventus takımına transfer oldu. Onun transferini kabullenemeyen Liverpool taraftarları kulübü uzun bir süre protesto etti. Rushie, İtalya’ya uyum sağlamakta zorlandı, 29 maçta ancak 7 gol kaydedebildi. Kendisine “İtalya’da futbol oynamak nasıl bir duygu?” diye soran gazeteciye verdiği, “Sanki yabancı bir ülkede gibiyim…” cevabı hâlâ belleklerde…

O sezonun sonunda tekrar Liverpool’a transfer oldu. Ayrılık uzun sürmemişti. 1996 senesine kadar Liverpool’da kaldı ve ikinci döneminde 245 maçta 90 gol kaydetti. Attığı 346 gol ile Liverpool tarihinin gelmiş geçmiş en büyük golcüsüdür. Aynı zamanda bir zamanlar formasını giydiği Galler Milli Takımının da en golcü futbolcusu ünvanı halen ona aittir: 73 maçta 28 gol… Bilmeyenler için, Liverpool formasını giydiği zamanlarda, Ian Rush’n gol attığı 148 maçta takımı mağlup olmamıştır ki bu inanılması güç bir rekordur. Görünmez bir hayalet misali rakip savunmanın arkasına sarkma özelliği nedeniyle “The Ghost” (hayalet) olarak nam saldı.

1990’lı yılların sonlarına doğru, bir gün Anfield’de oynanan bir maçta, her zamanki yerlerinde göremedim Mr. Rush ve Ned’i.

Merakla sordum.

Tanıyanlar, “Ne yazık ki Ned aramızdan ayrıldı,” dediler.

Mr. Rush da o günden sonra hiç bir maça gelmedi. Arkadaşının kaybına dayanamamıştı. Her maçta, yanımda boş duran koltuğa takılır kalırdı gözüm. Onu en son gördüğümde, Flint’teki sade evinde, hasta yatağında yatıyordu. Yorgun, takatsizdi. O gün futboldan, Liverpool’dan hiç konuşmadık. Keşke, ona, o güzel zamanlarda, tribündeki dostluğu için teşekkür etme cesaretini kendimde bulsaydım. Mr. Rush, tribün arkadaşı Ned’i çok bekletmedi, kısa bir süre sonra o da ayrıldı aramızdan. Benimse, hiç çekilmemiş bir fotoğraf kaldı aklımda, o iki sevimli ihtiyar ve ben… Hani derler ya, “Mezar taşlarında dökülen acı gözyaşları hiç söylenmemiş sözler içindir,” diye, keşke her ikisine de o çekilmemiş fotoğraf, o güzel günler için teşekkür etme fırsatım olsaydı…

Yakında, 30 sene aradan sonra hasret kaldığı şampiyonluk kupasını kaldıracak o futbol şehrinin kırmızılı takımı. Ama o iki yaşlı Liverpool sevdalısı orada olmayacak, göremeyecekler onca seneden sonra gelen şampiyonluğu. Rushie ise kulüp tarihinin en büyük golcüsü olarak kalmaya devam edecek…

Ziya Adnan

14 Haziran 2020

Fenomeni hatırlarken…

Uzaklardan…

Steve McManaman, nam-ı diğer El Macca… Bir zamanlar durdurulması imkânsız denilen Liverpool efsanesinin hikâyesi

“Evet önümüz bahardır biliyorum, leylaklar açacak biliyorum, kiraz da çıkacak yakında, iyi şeyler söylemek de gerek biliyorum, sevgilim, güzelim, bir tanem biliyorum da, başka bir şey düşünemiyorum şimdilik bağışla” der dizelerinde Turgut Uyar. Ölümcül hastalıktan başka bir şey düşenemediğimiz futbolsuz geçen zamanlarda Ada futbolunun en başarılı ihraçlarından birini hatırlayalım bu yazıda, kariyerinde Premier Lig şampiyonluğu yaşayamadığı halde iki La Liga şampiyonluğu bulunan, iki kez de Şampiyonlar Ligi’ni kazanmış eski Liverpoollu kanat oyuncusunu yâd edelim…

O futbol şehrinde dünyaya geldiğinde takvimler 11 Şubat 1972’yi gösteriyormuş, Liverpool’un banliyösü, günümüzde 15 bin nüfusa sahip, işçi sınıfının yoğunlukta olduğu Kirkdale’de geçmiş çocukluk yılları. Uzun sarı saçları, yüzünde hep o afacan çocuklara mahsus hınzır tebessüm, top peşinde koştururmuş okuldan arta kalan zamanlarında. Okulun en atletik öğrencisiymiş, okul takımlarının koşu yarışmalarında kazandığı sayısız şampiyonlukların yanı sıra, akranı ve ilerleyen yıllarda profesyonel atlet olarak dünyaya adını duyuran Curtis Robb’u geçmişliği bile var o yarışmalardan birinde. Çocukluk yıllarında şehrin mavili takımı Everton taraftarıymış ama okul takımlarında oynarken futbol hünerlerini sergilemeye başladığı yıllarda Everton alt yapısı yerine, biraz da babasının dayatmasıyla Liverpool’u tercih etmiş. Takımın teknik heyeti, o yılların yıldızı John Barnes’ın varisi olarak gördükleri çocuğa antrenmanlarda özel ilgi gösterir, yeteneklerini yakından takip edermiş…

LIVERPOOL’UN EN İYİSİADVERTISING

‘Digger’ (delici) lakaplı o müthiş sol açığı da yâd edelim yeri gelmişken. 80’li yılların Ada futbolunda en izlemesi en keyif veren oyuncusuydu, kanatta kaptığı topla savunmayı hallaç pamuğu gibi dağıtır, tek başına tüm savunmayı ipe dizip golünü atardı. Adına şarkılar söylenirdi o futbol mabedinin tribünlerinde, Kop’un sevgilisi, Liverpool’un siyah incisiydi. 2006 senesinde Liverpool taraftarları arasında yapılan “100 Players who shook the Kop” (Kop’u sallayan yüz futbolcu) anketinde 5. olmuş. Yakın geçmişte, “Four Four Two” dergisi tarafından Liverpool tarihinin en iyisi olarak gösterilmiş. Şüphesiz o yılları bilen futbol sevdalılarının belleklerinde yer etmiştir Barnes, nam-ı diğer ‘Siyah Highway’ unutulmasın…

İLK SÖZLEŞMESİNİ 1990’DA YAPTI

Sarışın çocuğa dönersek, teknik direktörlüğünü Kenny Dalglish’in yaptığı Liverpool takımıyla ilk profesyonel sözleşmesi 1990 senesinin Şubat ayında. İlk maçına 1990 senesinin Aralık ayında Anfield Stadında, Peder Beardsley’nin yerine oyuna sonradan girdiği Sheffield United karşısında çıkmış. 1991-92 sezonunda takımdaki yerini perçinlerken o sezon 51 maçta forma giymiş. O dönem Ada futbolunda Ryan Giggs ile yıldızı parlarken, takımın efsanesi Ian Rush onu Liverpool’un geleceği olarak görüyormuş…

BİR SEZONDA 25 ASİST

1999 senesine kadar kaldığı takımda her iki kanatta müthiş maçlar çıkarmış, “Liverpool’u durdurmanın yolu onu durdurmaktan geçer!” demiş o yıllarda Middlesbrough teknik direktörlüğü yapan United’ın eski kaptanı Bryan Robson. Howard Wilkinson, “Bazı maçlarda durdurulması imkânsız!” cümlesiyle anlatmış oyuncuyu. 1995-96 sezonundaki 25 asisti takımdaki önemini anlatmaya yeter muhtemel. Ancak her hikâyede olduğu gibi onun da hikâyesinde keşkeleri var. Takım arkadaşları Robbie Fowler ve Jason Mcateer ile gece hayatında fazla görünmeleri, adlarının karıştığı seks skandalları, playboy yaşam tarzları nedeniyle “Spice Boys” olarak nam salmaları o zamanlara denk gelir. 1996 senesinde, Manchester United karşısında berbat oynadıkları maçta kaybedilen Federasyon Kupası finali öncesinde sahada beyaz Armani takım elbiseleriyle boy göstermelerini unutmamıştır Liverpool taraftarları…

REAL MADRID’E GİTTİ

Futbolcu dediğin onun kadar yetenekli ve göz ününde olursa Avrupa devlerinden birine kapağı atması kaçınılmaz elbet. 1999 senesinde takımıyla sözleşmesi sona ererken yeni sözleşmeyi kabul etmiyor, kariyerini Avrupa kulüplerinin birinde devam ettirmek istediğini söylüyordu. O zamanlarda beş sene için 14 milyon sterlin alacağı Real Madrid’in yolunu tutarken Liverpool taraftarları onu ve takımın golcüsü Fowler’ı takımı 90’lı yıllarda sırtlayan ikili olarak görmüştü. Kulüp tarihinin en başarılı 20 futbolcusu arasında yer alması boşuna değil anlayacağınız…

2 LA LIGA ŞAMPİYONLUĞU

1999’dan 2003 senesine kadar süren İspanya macerasında 11 finalde yer alması tarihe düşen notlar. İki kez La Liga şampiyonluğu ve toplamda kazandığı sekiz kupayla Ada futbolunun Kevin Keegan ve John Charles’dan sonra en başarılı ihracı… 2001 senesinde futbolun en çok kazananları listesinde 6. sırayı almış olması kayda değer. Yakın geçmişte takımın o dönem teknik direktörlüğünü yapmış Del Bosque, AS Marca gazetesine verdiği söyleşide, onu ve bizim Gençlerbirliği’nden transfer edilen Geremi Njitap’ı o yıllarda takımın en önemli iki futbolcusu olarak göstermiş. Günümüzde kulübün resmî sitesinde kulüp tarihinin efsaneleri arasında yer alıyor.

MANCHESTER CITY’DE DE OYNADI

İspanya macerasından sonra İngiltere’ye dönüp, 2003 – 2005 seneleri arasında Manchester City’de 35 maçta forma giydi, futbolu 2005 senesinde bıraktı. Günümüzde BT Sport kanalında yorumcu olarak ekranlarda görünüyor Steve McManaman, nam-ı diğer ‘El Macca’. Kariyerinin sonlarına doğru Four Four Two dergisinde verdiği söyleşide Liverpool-Everton derbisini, Real Madrid-Barcelona’ya tercih ettiğini, doğup büyüdüğü şehrin iki takımı arasındaki maçların onun için daha anlamlı olduğunu ifade etmiş. Kariyerinde birlikte oynadığı futbolcular arasında Liverpool’da John Barnes’ı ve Robbie Fowler’ı, Real Madrid’de Hierro, Roberto Carlos ve Zidane’ı ayrı yere koyuyor…

Zıya Adnan

18 Mayıs 2020

Son düdükten sonra…

Uzaklardan…

Futbolu bıraktıktan sonra kalpazanlık yapan da var itfaiyeci olan da. İşte emekliikten sonra farklı sektöre yönelen futbolcular

Kimileri var, tek takım formasıyla çıktıkları onca maçtan sonra muhtemel hayatının en zor kararını verir, içini acıtacak olsa da ayrılır takımından MLS’in yolunu tutar, futbolun sirki olarak bilinen coğrafyada boy gösterir bir süre daha ama bilir, en güzel günleri geride kalmıştır. Kimileri vardır, onca takım, onca formadan sonra bir maç bitiminde asıverir kramponlarını, geride birkaç madalya, belki birkaç kupa. Kimileri için daha güzel zamanların habercisidir futbol sonrası, kimileri için pişmanlıklar, keşkeler, özlemler. Karınca ile ağustos böceğinin hikâyesini anımsatır bazıları, kimileri yeni bir sayfa açar, teknik direktörlüğü yorumculuğu, yazarlığı dener. Velhasıl en kral topçu da olsa, perdeler inip alkışlar kesildiğinde yeni bir serüven başlar adına hayat denilen yolda, takımdan ayrı en zor düz koşu da o zaman başlar, malum zaman her şeyin düşmanıdır zira…

ÖĞRETİM GÖREVLİSİ OLDU

Bilir misiniz 90’lı senelerde Ada futbolunun yıldızlarındandı 20 Kasım 1967 doğumlu Stuart Ripley. Profesyonel futbol kariyerine 1985’te Middlesbrough’da başlamış, 1992’ye kadar 249 maçta forma giymişti. Süratli, kanatta rüzgâr misali esen hücumcuydu, zarif, yetenekli, adam eksilten. Hani telefon kulübesinde adam geçer dedikleri türden. Premier Lig’in kurulmasından az zaman sonra, 1995 senesinde Blacburn Rovers takımında şampiyonluk yaşadı, birkaç maçta da olsa İngiltere Milli Takımında top koşturdu. Geçenlerde Guardian gazetesiyle yaptığı söyleşide, futbolu 34 yaşında bıraktığını, bir süre ne yapacağını bilemeden dolaştığını, sonra üniversiteye gitmeye karar verdiğini anlatıyor. Lancashire Üniversitesinin hukuk bölümünü bitirdikten sonra Manchester’da spor hukuku konusunda uzman bir şirkette çalışmaya başlamış. Yeni kariyerinin ilk altı ayında, futbola dair oynadığı sürede öğrendiklerinden daha çok şey öğrendiğini anlatıyor. 2013’te avukatlık ofisi açan Ripley, aynı zamanda mezun olduğu üniversitede öğrenim görevlisi olarak çalışıyor.ADVERTISING

18 AY HAPİS YATTI

Yıldızı 80’li senelerde parlamış 7 Temmuz 1954 Galler doğumlu Mickey Thomas’un hikâyesi ise hazin. 1978–1981 seneleri arasında Manchester United takımında parladıktan sonra Everton, Brighton, Stoke City ve Chelsea takımlarında forma giymiş. Kariyerinde 51 kez milli olmuş ama hikâyenin sonu onun adına kötü bitmiş. 1993’te, Wrexham’da forma giydiği zamanlarda sahte para basmaktan 18 ay hapse mahkûm olmuş. Futbolu zorunlu olarak 37 yaşında bırakan golcü günümüzde Manchester’de yerel bir radyo kanalında program yapıyor ve o günleri şöyle anlatıyor: “O zamanlarda Roy Keane haftada 50.000 sterlin alıyordu. Polis, benim para basma makinemi bulana kadar ben de o kadar yapıyordum!”

UYUŞ TİCARETİ YAPIYORMUŞ

Futbol sonrası kendini demir parmaklıklar arasında bulanlardan biri de futbola 1980 senesinde Everton’da başlamış Mark Ward. 20 seneye yaklaşan kariyerinde 14 takımın formasını giymiş. 1994 senesinde yardımcı antrenör olarak çalıştığı Birmingham City’de 2. Lig şampiyonluğu yaşamış ama teknik direktör Barry Fry ile yıldızı barışmamış ve takımdan ayrılmış. Bir süre başka takımlarda iş bulmaya çalışmış ama şansı yaver gitmemiş. Kariyerinin en verimli yıllarında haftada 2.000 sterlin kazanıyormuş ama futbol sonrası dara düşmüş. Alışık oluğu hayatı devam ettirebilmek için uyuşturucu işine bulaşmış ama 2005’te yakalanıp 8 sene hapse mahkûm olmuş. Walton hapishanesinde geçirdiği 4 senenin hayatının en kötü zamanlar olduğunu, günün 23 saatini küçücük bir hücrede geçirdiğini anlatıyor ve devam ediyor: “144 profesyonel futbolcu İngiltere hapishanelerinde gün sayıyor ve bunlardan 120’si uyuşturucu ticareti yaparken yakalanmış.” Cezasını çektikten sonra bir süre inşaatlarda çalışmış, eski takımı West Ham imdadına koşmuş, düzenli olarak olmasa da kulübün futbol aktivitelerinde yer almış. Eski orta saha oyuncusu günümüzde 58 yaşında ve yardım elini uzatacak bir kulüp arıyor.

İTFAİYECİ OLDU

1988-96 arasında futbola başladığı Arsenal’de 104 maça çıkmıştı David Hillier, çalışkan orta saha oyuncusu. 2003 senesinde futbolu bıraktığında Kuzey Londra takımında yaşadığı şampiyonluk, Federasyon Kupası ve Kupa Galipleri Kupasıyla hatırlanacaktı. Ama o yıllarda futbolda günümüzdeki gibi deli paralar dönmüyordu ve hayatı boyunca yaşamını idame ettirmeye yetecek parası yoktu. Günün birinde okuduğu bir iş ilanı hayatını değiştirdi. Bristol’de itfaiye eri aranıyordu. 2008 senesinden beri itfaiye eri olarak çalışıyor ama aklı hâlâ futbolda: “Hayat kurtarmak, yangınla mücadele harika bir iş ama ben her zaman futbolcu olarak kalacağım çünkü hayatımın en güzel zamanlarını küçük yaşlarda aşık olduğum o güzel oyunun içinde geçirdim.”

KAMYON ŞOFÖRLÜĞÜ YAPIYOR

2009 senesinin sıcak yazında, Belfast’ın Stranmills Üniversitesinin kampüsünde “UEFA A” lisansı kursunda tanımıştım eski milli kaleciyi. 1982 Kupa Galipleri Kupası’nı kazanan Aston Villa’nın yıldızıydı. 1976’da başlayan kariyerinde İngiltere Milli Takımı dahil 5 takımın kalesini korumuş, 23 senenin 20’sini ülke futbolunun en üst liginde geçirmiş. Futbolu 43 yaşında bıraktıktan sonra Steve Bruce’un yardımcısı olarak Wigan ve Sunderland’da kaleci antrenörü olarak çalışmış. Ekip Sunderland’den kovulduktan sonra eşyalarını West Midlands’daki evine taşımak için yakın arkadaşı Paul Munro ile birlikte küçük bir kamyonet kiralamışlar. “Bundan sonra ne yapacağız?” diye düşünürken akıllarına taşımacılık gelmiş ve “S&M Couriers” adını verdikleri nakliye şirketini kurmuşlar. Araba kullanmaktan her zaman keyif aldığını, futboldan soğuduğunu, yaşamının geri kalanında futbolun içinde olmak istemediğini vurguluyor ve şimdilerde kamyon şoförlüğü yapıyor. Futbolsever müşterilerinin görünce kendisini tanıdıklarını, neden futbolu bıraktığı sorusuyla sıklıkla karşılaştığını anlatıyor.

FİNANSÇI GOLCÜ

23 Kasım 1959 doğumlu Simon Garner 1978–1992 arasında formasını giydiği Blackburn Rovers takımında 474 maçta 168 gol kaydetmiş, kulüp tarihinin en fazla gol atan futbolcusu. Futbolu 1996 senesinde bıraktığında futbolsuz hayata alışmakta zorlanmış bir süre, futboldan kazandığı paranın çok uzun süre dayanmayacağını anlayınca farklı işleri denemiş. Postacılık yapmış kısa zaman ama soğuk kış sabahlarında erkenden yollara düşmek bir zaman sonra zor gelmiş. Finans şirketinde mortgage danışmanı olarak çalışmış ama sevmemiş o işi. Sonra boyama ve dekorasyon işine girmiş ve 10 seneye yakındır kendi kurduğu şirketinde bu işi yapıyor. Futbolu özleyip özlemediğini soranlara verdiği cevap kayda değer: “Önceleri çok özlüyordum ama zamanla o özlem geçti, futbolsuz hayata alıştım. Fırsat buldukça Blackburn Rovers maçlarına gidiyorum ve aradan geçen onca zamana rağmen taraftarların bana yaptığı tezahüratları seviyorum. Futbol oynadığım dönemde insanları mutlu edebildiysem görevimi hakkıyla yapmışım demektir. Ama artık hayatın başka bir dönemindeyim, geçmişe değil geleceğe bakmak gerek…”

Velhasıl kimileri için daha güzel zamanların habercisidir futbol sonrası, kimileri için pişmanlıklar, keşkeler, özlemler. Son düdükten sonra başka bir hayat, başka bir serüven bekler yeşil sahaların yıldızlarını. Kimileri alışmakta zorlanır, kimileri umutla bakar geleceğe, neticede futbolun içinde ayrılıklar da vardır…

Zıya Adnan

10 Mayıs 2020

Bosman kuralından çok önceleri: Kanattaki büyücü

Uzaklardan…

Kanattaki büyücü olarak nam salmış Alex Jackson’ın bosman kuralının hayata geçişinden çok zaman önce yaşanan transfer hikâyesi…

Futbol oynadığı siyah beyaz yıllarda “Kanattaki büyücü” olarak bilinirmiş; şampiyonluklar, kupalar kazanmış, yakışıklı, karizmatik, popüler İskoç futbolcu. Onu anlatan yazılar, futbol stilini her iki kanatta da oynayabilen, çok rahat adam geçen, aynı zamanda müthiş gol vuruşlarına sahip futbol dâhisi olarak tanımlıyor. O yıllarda, futbolcular genelde tek ayaklarını kullanabilir, o yüzden sadece bir kanatta oynayabilirmiş. O iki ayağında kullanabilmenin verdiği rahatlıkla ters kanattan gelen ortalara müthiş voleler vurur, arka direkte kendini unutturup fileleri havalandırırmış. Futboldan uzak kaldığımız zamanlarda, günümüz kanat oyuncularının atası olarak kabul edilen, “Daily Mail” gazetesinin “yüzyılın en fazla tartışılan futbolcusu olarak tanıttığı, futbol programlarına konu olmuş müthiş futbolcunun hikâyesini anlatalım bu yazıda. İki ezeli düşman İngiltere, İskoçya arasında oynanan maçlarda İskoçya’nın en farklı galip geldiği maçın hat-trick yapmış kahramanını hatırlayalım, bilmeyenlere anlatalım hazin hikâyesini.

1905 senesinde, İskoçya’nın başkenti Glasgow’un 20 kilometre kuzeybatısında yer alan Renton kasabasında dünyaya gelmiş. Yemyeşil araziyle çevrelenmiş, sakinlerinin genelde tarımla uğraştığı o küçük kasabada yaz kış futbol oynayarak geliştirmiş hünerlerini. İlk kulübü 1922’de formasını giydiği Dumbarton. 1923’te abisi Walter’la birlikte Amerikan futbolunun kurucu takımlarından Bethlehem forması giymişler. Sonrasında İskoçya’ya dönen futbolcu, 1924-25 sezonunda Aberdeen, 1925’ten 1930’a kadar Huddersfield Town takımlarında top koşturmuş.

TRANSFERİ İÇİN UĞRAŞTILAR

Huddersfield Town takımına katılışının öncesinde, Ada futbolunun o yıllarda ses getiren takımları Bolton, Everton, Aston Villa, Sunderland ve Liverpool çok uğraşmışlar onu transfer edebilmek için ama hepsinden önce davranan ve ilerleyen zamanlarda Arsenal’ın efsanesi olacak Herbert Chapman devreye girmiş ve futbolcunun babasını ikna ederek bu transferi gerçekleştirmiş. Transfer ücreti, o dönemin 5 bin sterlini ama o kadarla kalsa iyi! Anlaşmadan sonra Chapman ve futbolcunun babası, İskoç geleneklerine uygun şekilde barda viski bardaklarını tokuştururken, haberi duyup gelen kasaba sakinlerini de ağırlamak zorunda kalmışlar…

İlerleyen yıllarda, Fransa’nın tanınmış futbol dergisi “Paris Match” dergisine verdiği söyleşide, “Kendisine görmek isteyen tüm kasaba halkının o gün o puba akın ettiğini, kısa süre sonra bu transferi tüm kasaba halkıyla birlikte İskoç ananelerine uygun şekilde viski ve bira içerek kutladıklarını anlatır. Huddersfield Town, futbolcuya ödediği para kadarını da kutlama yaptıkları bara ödemek zorunda kalmış…

179 MAÇTA 70 GOL

Kariyerindeki verilerde, Huddersfield Town formasıyla 179 maçta 70 gol kaydettiği, henüz ilk sezonunda şampiyonluk kupasını kaldırdığı, orada bulunduğu sürede iki Federasyon Kupası finalinde oynadığı yazılı. 1930 senesinde, o yılların rekor transfer ücreti 8.500 sterlin karşılığında Chelsea’ye transfer olmuş. O sezon 2. Ligden terfi eden Chelsea kesenin ağzını açıp, gözüne kestirdiği yetenekli futbolcuları transfer ediyormuş. O yıllarda İskoç futbolcuların ağırlıkta olduğu takımın kadrosunda Hughie Gallacher, Tommy Law ve Alec Cheyne gibi yıldızlar da varmış.

TRANSFERİ ENGELLENDİ

Sakatlıklar ve inişli çıkışlı zamanlara geçen Chelsea yıllarının sonlarına doğru şans yüzüne gülmüş. Fransız kulübü Nimes futbolcuya, hayatının sonuna kadar rahatlıkla yaşamasını sağlayacak müthiş bir transfer teklifi ile gelmiş. Futbolcu da Chelsea kulübünden transfer için onay ya da kendisine teklif edilen miktarın aynısını istemiş. Ancak o yıllarda İngiltere’de futbolcuların haftalık kazançları en fazla 8 sterlin olarak sınırlanmış (Fransa’da o dönemde böyle bir sınırlama yokmuş) ve kulübü futbolcunun aldığı ücreti artırmadığı gibi, bu transferi de veto ederek Nimes’e gitmesini engellemiş…

HAZİN SONLA BİTTİ

Bosman kuralının hayata geçişinden çok zaman önce yaşanan bu transfer hikâyesi futbolcu adına hazin sonla noktalanmış. Hani derler ya, bazıları bu dünyaya erken gelmiştir, o da erken gelip kaybedenlerden. 1932 senesinde Chelsea ile olan mukavelesi sona ermiş ama kurallar gereği bonservisi kulübünde olduğundan Avrupa’nın hiçbir profesyonel takımına transfer olması mümkün olmamış. Günümüzde olsa mukavelesi bitiminde istediği kulüple sözleşme imzalayabilirdi.


Chelsea, futbolcunun transferine onay vermek için 4 bin sterlin istiyor, ancakhiçbir kulüp bu parayı vermeye yanaşmıyormuş. 1933 senesinin Şubat’ında yerel amatör liglerde Margate’e katılan futbolcuya masraflarını karşılaması için 10 sterlin ödemeyi kabul etmişler. 1933–34 sezonunda Fransa’nın alt liglerinde OGC Nice takımıyla top koşturduktan sonra 1936 senesinde yine bir alt lig takımı Le Touquet’te futbolu bıraktığında 28 yaşındaymış, onun gibi bir usta için en verimli zamanlar…

41 YAŞINDA YAŞAMINI YİTİRDİ
“Kanattaki büyücü” olarak nam salmış Alex Jackson takvim yaprakları 15 Kasım 1946’yı gösterirken asker olarak görev yaptığı Mısır’da geçirdiği bir araba kazası sonucu 41 yaşında aramızdan ayrılmış. Mezarı Mısır’da 1.205 askerin defnedildiği Fayid Savaş Şehitliğinde bulunmaktadır. Cenazesine katılanlar, dünya futbolunun en büyüğü Binbaşı AS Jackson’u son yolculuğuna uğurlamışlar… İngiltere’yi tarihinin en ağır yenilgilerinden birine uğratan İskoçya Mili Takımının diğer iki yıldızı, Arsenal takımında dört şampiyonluk yaşamış, Federasyon Kupasını iki kez kaldırmış Alex James 51 yaşında kanserden öldü. Takım arkadaşı Hughie Gallacher, alkol illetinin pençesinde, yoksulluk içinde geçen kötü zamanlara daha fazla dayanamayarak 1957 senesinde kendisini bir trenin önüne atarak yaşamına son verdi…

Ziya Adnan

3 Mayıs 2020

Quasimodo*: ‘Çirkin’ golcü

Uzaklardan…

Liverpool taraftarı arasında yapılan Kop’u Sallayan 100 Futbolcu) anketinde kulüp tarihinin en iyi onuncu futbolcusu seçilen Peter Beardsley’nin hikâyesini göz atalım

Quasimodo*: ‘Çirkin’ golcü

80’li yılların ortalarında, henüz Premier Lig’in bilinmediği zamanlarda Ada futbolunda parlamıştı onun yıldızı. Kısa boyu, hafif kambur görüntüsü, fareyi andıran çabukluğu nedeniyle zamanla Ada futbolunun ‘çirkin’ yıldızlarından biri olarak anılır hale geldi. Victor Hugo’nun “The Hunchback of Notre-Dame” (Notre-Dame’ın Kamburu) romanının hayali kahramanı “Quasimodo” lakabı ile anılması o senelere denk gelir. 2006 senesinde 110 bin Liverpool taraftarı arasında yapılan “100 Players Who Shook The Kop” (Kop’u Sallayan 100 Futbolcu) anketinde kulüp tarihinin en iyi 10. futbolcusu seçilen o müthiş golcüyü hatırlayalım futbolsuz geçen zamanlarda…

18 Ocak 1961’de İngiltere’nin kuzeyinde, Tyne nehrinin kıyısına kurulmuş 35 bin nüfuslu Longbenton kasabasında dünyaya gelmiş. Çocukluk yıllarında, bir amatör kulüp olan ve günümüzde Ada futboluna 60’ın üzerinde yıldız kazandıran Wallsend North Tyneside’ın minik ve genç takımlarında forma giymiş. Sonrasında Newcastle United’in genç takımlarında şansını denemiş ama göz doldurmamış. 1978’de alt liglerde mücadele veren Carlisle United’ın kadrosuna dâhil olmuş. 1981-82 sezonunda 2. Lig’e terfi eden takımın aslarındanmış.

NEWCASTLE’DA PARLADI

quasimodo-cirkin-golcu-722912-1.

1982’nin Eylül ayında Kanada’nın Vancouver Whitecaps takımına transfer oldu ama orada misafirliği uzun sürmedi. Dönemin önemli teknik direktörlerinden Ron Atkinson, 250 bin sterlin karşılığında onu kadrosuna dâhil etmişti. Ancak Kırmızı Şeytanlar’da umduğunu bulamayan ve bir kupa maçında forma giyebilen hücum oyuncusu, 1983 Mart’ında soluğu yeniden Kanada takımında aldı. O senenin Eylül ayında bir kez daha ülkesine transfer olacak, 150 bin sterlin karşılığında Newcastle United’in kadrosunda yer alacaktı. Sürati, üstün tekniği, golleri ve asistleri ile kısa sürede adını Ada futbolunda duyururken, kaptanlığını Kevin Keegan’ın yaptığı Newcastle United, şampiyon Chelsea ve 2. sıradaki Sheffield United’ın ardından ligi 3. bitirerek 1. Lig’e terfi etti. O sezon 20 gol atmış, Keegan ile mükemmel ikili oluşturmuşlardı…

KALECİLİK DE YAPTI

lk sezonunda forma giydiği 38 maçta 17 gol atarken, Newcastle United ligi 14. sırada bitirdi. Bir sonraki sezonda takımının tüm maçlarında forma giyerken 42 maçta 19 gol kaydetti. O sezon West Ham United ile oynanan ve takımının 8-1 yenildiği maçın bir bölümünü kalede oynamak zorunda kalmıştı. İngiltere adına hayal kırıklığı ile sonuçlanan 1986 Dünya Kupası sonrasında takımı ile gollerine devam ederken, transfer dedikodularında adı Ada futbolunun devleriyle anılıyordu. Nihayetinde, dört senelik Newcastle serüveninden sonra o dönemin rekor transfer ücreti olan 1,9 milyon sterlin karşılığında teknik direktörlüğünü Kenny Dalglish’in yaptığı Liverpool’a transfer oluyordu. O transferden çok zaman sonra yayımlanan biyografisinde, Sir Alex Ferguson bücür forvet için Newcastle United’a teklif götürdüğünü, ancak Newcastle United teknik direktörü Willie McFaul’un bu transfere karşı çıktığını anlatır…

FIRTINA GİBİ BAŞLADI

O yıllarda kadrosunda Watford’dan transfer edilen John Barnes, golcü John Aldridge bulunan Liverpool, Tyneside’dan gelen yeni transferi ile 1987-88 sezonuna fırtına gibi başlar. Sezonun ilk maçında, unutulmaz üçlü yıldızlaşırken, Liverpool Arsenal’i 2-1 mağlup eder. O maçtan sonra, 80’lerin en önemli forvet hattı olan Dalglish-Rush ikilisinin yerini onun ve Aldridge’in alacağı konuşulmaktadır Liverpool tribünlerinde. O sezonun sonunda kulüp tarihinin en önemli futbolcusu Rush, Juventus’un yolunu tutar. İlk sezonunda 15 gol kaydederken, takımın en golcü futbolcusu Aldridge’in arkasından 2. sırayı alır. 1988 senesinde, başarısız geçen İtalya macerası sonucu Rush, Liverpool’a dönmüş, Dalglish 4–3–3 sistemi ile sürekli golü düşünen, izlenmesi keyif veren bir takım yaratmıştır.

1989 Nisan’ı onun ve takımının adına bir büyük felaketle sonuçlanacaktır. Sheffield Wednesday’in Hillsborough Stadında oynanan Federasyon Kupası maçının ilk dakikalarında onun vuruşu Forest’in koruduğu kalenin üst direğinde patlar. Tribünlerden gelen uğultu ile heyecanlanan dışarda kalmış binlerce taraftar kapılara hücum edince, ön sıralarda yer alanlar sahayla tribünleri ayıran çelik örgülerin önünde ezilmeye başlar. Saatler 15:06’yı gösterirken, canlarını kurtarmak için çelik tellerin üzerinden sahaya atlayan taraftarın çığlıkları üzerine hakem Ray Lewis maçı durdurur.

HILSBOROUGH FACİASI

‘Leppings Lane’ tribününün hemen üzerinde yer alan West Stand tribününde yer alanlar, aşağıda yaşam savaşı verenlere el uzatır ancak şanslı olanlar kurtulmuştur. Bir süre sonra binlerce taraftarın baskısına dayanamayan çelik kafes sahaya doğru yıkılırken, sahanın kenarına ezilme ve oksijensizlik nedeniyle hayatlarını kaybetmiş taraftarların cansız bedenleri saçılmıştır. 94 taraftarın hayatını kaybettiği, futbol tarihine “Hilsborough Faciası” olarak geçen o kara günün şokunu tüm takım arkadaşları gibi o da uzun süre atlatamayacaktır. O sezonun en göze batan takımı olmasına rağmen Liverpool, sezonun son maçında, kendi evinde Arsenal’e karşı son saniyelerde yediği golle 2-0 mağlup olurken şampiyonluk kupasını Kuzey Londra takımı kaldırır.

DALGLISH GİTTİ, SOUNESS GELDİ

1989-90 sezonunda, Aldridge takımdan ayrılmış, Liverpool yeniden çift forvet sistemine dönmüştür. O sezon 29 maçta 10 gol kaydeder. Takımı şampiyonluk kupasını kazanmıştır ama yeni forvet Rosenthal zaman zaman onun yerini almaya başlamıştır. Ocak ayında Liverpool başka bir forveti, David Speedie’yi kadrosuna katar. Haliyle ileri uçtaki forma kapma savaşı kızışmış, düzenli olarak ilk 11 şansı bulamamaya başlamıştır. O sezon 27 maçta 11 gol kaydeder. Liverpool adına en son golünü 17 Kasım 1990’da Coventry City’e karşı kaydederken, o dönem Kenny Dalglish teknik direktörlük görevinden ayrılmış yerine Graeme Souness gelmiştir.

30 yaşına bastığı zamanlarda 1 milyon sterlin karşılığında şehrin diğer takımı Everton’a transfer olur. Geride Liverpool formasıyla sahaya çıktığı 175 maç ve kaydettiği 59 gol kalmıştır. Liverpool ile iki kez şampiyonluk yaşayan, bir sezon da Federasyon Kupası kazanan golcü, ilk sezonunda şehrin mavili takımının en golcü futbolcusudur. İki sezon sonra Newcastle United’a dönerken, 1997–98 sezonunda Bolton Wanderers forması giyecek, 1998 senesinde bir süre Manchester City’de kiralık oynadıktan sonra önce Fulham’a, sonra Hartlepool United’a transfer olacaktır.

Futbolu 38 yaşında Avusturalya’nın Melbourne Knights takımında bırakan, Ada’da oynadığı 799 maçta 238 gol kaydeden, 59 maçta İngiltere Milli Takımı formasıyla sahaya çıkmış olan “Quasimodo” lakaplı o çirkin futbolcunun adı Peter Beardsley’dir ve yakın geçmişe kadar Newcastle United’ın rezerve takımının hocalığını yapmıştır…

*Victor Hugo tarafından 1831’de yazılan Notre Dame’ın Kamburu romanında Çingene Esmeralda’ya aşık olan çirkin, kambur, aksak ve sağır zangoç.

Ziya Adnan

28 Nisan 2020

Leeds United efsanesi: Bacak kıran

Uzaklardan…

Leeds United efsanesi: Bacak kıran

Hayatın siyah beyaz olduğu, futbolun farklı kurallarla daha sert oynandığı zamanlarda Ada futbolunda “bites your legs” (bacak kıran) lakabıyla bilinirmiş. O yıllara yetişmiş olanlar futbolun gelmiş geçmiş en sert oyuncusu olduğunu anlatır. Bilirsiniz işte, eskilerin tabiriyle “top geçer adam geçmez” dedikleri cinsten. Bleacher Report, yakın geçmişte yayınladığı makalede son yüzyılın en sert 50 futbolcusu arasında göstermiş futbolcuyu. Corona illeti nedeniyle nicedir futboluz kaldığımız zamanlarda hatırlayalım Leeds United efsanesini…

1943 senesinde İngiltere’nin kuzeyindeti Tyne and Wear bölgesinin günümüzde 120 bin nüfusa sahip Gateshead kasabasında dünyaya gelmiş. Hiç tanımamış hayata erken veda etmiş babası Norman’ı, annesi Betty ve futbola meraklı iki amcasının himayesinde büyümüş. 15 yaşına bastığı zamanlarda katılmış Leeds United’in saflarına, güçlenmesi için çiğ yumurta ve şarap diyeti uyguladıklarını anlatır o yılları anlatan söyleşilerinde. İlk profesyonel maçı 1962 senesinde Swansea City karşısında. Savunmanın ortasında sertliği ve rakip forvetlere göz açtırmamasıyla nam salmış kısa zamanda, takımın diğer stoperi Jack Charlton ile mükemmel ikili olarak anılmaya başlamışlar. Sertliği hakkında çeşitli hikâyeler mevcut. Derby’nin Baseball Stadında rakip forvet Francis Lee ile dakikalarca yumruklaşmış, iki futbolu gördükleri kırmızı kartlar sonrasında soyunma odasına giderken bile devam etmişler kavgaya. Başka bir hikâyeye göre, bir maçtan sonra Revie’nin yardımcısı Les Cocker’a futbolcunun maçtan sonra kırık bacakla döndüğünü söylemişler. İstifini bozmadan sormuş Cocker: “Kimin bacağı?”

Hocaları Don Revie, sert futbolu ve futbolcuyu sevenler ekolünden. “The book of football quotations” kitabında Revie’nin taktiklerini şöyle anlatıyor öğrencisi: “Maçta rakibe ilk müdahalenin çok sert olması gerektiğini, ilk olduğu için hakemin kart göstermeyeceğini söylerdi. Rakip forveti daha ilk dakikalarda kırar, sonra hakemden özür dilerdik. Maçın geri kalanında o forveti bir daha yakınınızda görmezdiniz!”

Rakibe yakın markajı severmiş Revie, bir seferinde Manchester United ile oynayacakları maçtan önce takımın beki Paul Reaney’e o yılların yıldızı George Best’i yakın markaja almasını sıkıca tembihlemiş. Devre arasında Best’i tuvalette bile yalnız bırakmamış savunmacı! Best’in haklı tepkisi anlaşılır sanırım.

1965-66 sezonunda İngiltere Milli Takımına seçilmiş sert stoper ama 1966 Dünya Kupa’sında boy gösterme fırsatı bulamamış. Milli takımla Polonya karşısında çıktığı 1974 Dünya Kupası grup eleme maçında yaptığı zamanlama hatası pahalıya mal olmuş takımına. İngiltere Dünya kupasına katılma fırsatını kaçırırken hocaları Ramsey’nin görevine son verilmiş. Parlak kariyerinin muhtemel en kötü zamanları. 1972 Federasyon Kupası finalinde Leeds United’ın Arsenal karşısında sahaya çıktığı maçta açılan flama vesile olmuş “bacak kıran” lakabına. 1976’ya kadar Leeds United formasıyla 540 maça çıkmış, 1969 ve 74’te şampiyonluk kupasını kaldırmış. Kulübün köklü tarihinde sadece üç futbolcu ondan daha fazla maçta forma giymiş. 1974 senesinde ilk kez gerçekleşen “sezonun futbolcusu” ödülünü kazanması, 1973 Kupa Galipleri Kupası finalinde AC Milan karşısında tek golle yenildikleri maçta gördüğü kırmızı kart tarihe düşen notlar. O maçın Yunan hakemi Christos Michas’ın sonraları o finalde İtalyan takımından rüşvet aldığı gerekçesiyle sahalardan ömür boyu men edildiğini, 2009 senesinde Leeds şehrinin Milletvekili Richard Corbett’ın UEFA’ya o maçın skorunun değiştirilmesi için UEFA’ya başvuruda bulunduğunu hatırlatalım. İki sezon sonra, bu kez Paris’te Şampiyonlar Kulüpler Kupası finalini Bayern Münih karşısında kaybetmiş takımı. Golsüz giden maçta Lormier’in volesiyle golü bulmuş Leeds United ama yine hatalı bir ofsayt kararıyla geçersiz sayılan gol maçın kırılma anı olmuş…

1976 Ekim’inde 40 bin sterlin bedelle Bristol City’e transfer olmuş sert stoper, takımla üç sezonda 100’ün üzerinde maçı var. Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlüğü denemiş bir süre, 1980 senesinin güzünde Barnsley’de Allan Clarke’ın yerine getirilmiş, 1980-81 sezonunda takımı 2. Lig’e çıkarmış. Sonraları radyo kanallarında yorumculuk yapmış, 15 sene formasını giydiği Leeds United’ın organizasyonlarında görev almış. Günümüzde Elland Road Stadının batı tribünündeki localardan biri onun adını taşır…

Geçtiğimiz günlerde, takvim yaprakları 17 Nisan’ı gösterirken Corona virüsü nedeniyle tedavi gördüğü hastanede 76 yaşında aramızdan ayrıldı Norman Hunter, sert futbolcular ekolünün öncüsü. Ölüm haberinden hemen sonra Leeds United kulübü Hunter efsanesinin hep yaşayacağını duyuruyordu takım sevdalılarına. Son sözü takımın eski savunma oyuncusu Danny Mills’e bırakalım: “En büyük hayali Leeds United’ı Premier Lig’de görmekti. Takım büyük olasılıkla gelecek sezon elitlerin liginde olacak ama o bunu göremeyecek. Çok üzgünüm.”

Norman Hunter, namı-diğer “bacak kıran”… Hikâyesi unutulmasın…

Ziya Adnan

22 Nisan 2020

‘Alem’in kralları

Uzaklardan…

Futbolculukları kadar alkole düşkünlükleriyle tanınan ve acaba kendilerine baksalardı ne olurdu dedirten yıldızların hikâyesi…

'Alem'in kralları

Çok zaman önce yine bu köşede kuzeyin yeşil ülkesinin efsane futbolcusunun hikâyesini yazmıştım. “Eğer bana üç kişiyi çalımlayıp 30 metreden Liverpool’a nefis bir gol atıp tribünleri ayağa kaldırmak mı, dünya güzeliyle beraber olmak mı diye sorsanız karar vermesi çok zor olurdu. Şanslı biri olarak her ikisini de yaptım. Ama birini 50 bin kişinin gözleri önünde!” demiş efsane George Best, Ada futbolunun gelmiş geçmiş en büyük âlemcisi, yeşil sahaların Beatle’ı. Madem konusu açıldı, futbol âleminde tiryakilikleriyle nam salmışları anlatalım bu yazıda, Yine Best’in tanımıyla alkol hariç, hayatındaki her şeyi çalımlamışları yâd edelim…

80’li yıllara yetişmiş Arsenal taraftarlarının gözdesidir Tony Adams, 10 Ekim 1966 doğumlu 1,90’lık stoper. 1980 senesinde Arsenal’in genç takımında başlayan ve 22 seneye uzanan futbol kariyerinde dört şampiyonluk kupası kaldırırken, üç sezonda Federasyon Kupasını, bir kez de UEFA Kupa galipleri Kupasını kazandı. 668 maçta forma giydi, 48 gol kaydetti. Futbolunun yanı sıra, o yıllarda çalkantılı yaşantısı yüzünden manşetlerden hiç düşmezdi. 1990 Mayıs’ında alkollü olarak karıştığı bir trafik kazası sonucu hapse mahkûm edildi. Dört aylık cezasının yarısını tamamladıktan sonra 1991 Şubat’ında serbest kaldı, alkol bağımlığı nedeniyle uzun süre tedavi gördü ama alkol illetinden kurtulamadı. “Addicted” (Bağımlı) adını verdiği, alkol ile savaşını anlattığı 1998 senesinin Mayıs ayında ilk kez yayımlanan biyografisi, o sene en fazla satan kitaplar arasında yerini aldı…

Ancak hatırlatmadan geçmeyelim, o yıllarda alkol Britanya futbolunun vazgeçilmeziydi, taraftarı da içmeyi severdi, futbolcusu da! Hatta statların içinde, topçuların maçtan sonra stres atmaları için “Players Lounge”ları bulunurdu ve maç sonrası alkol almaları normal karşılanırdı. Madem futbol işçi sınıfının oyunuydu, o oyununun içinde işçi sınıfının sevdiği, içki dâhil her şey olmalıydı. O yıllarda Arsenal, “Britanya futbolunun en büyük barı” olarak bilinirdi. Ve o barın değişilmezlerinden biriydi Adams, tıpkı takım arkadaşı Paul Merson ve Kenny Sansom gibi…

Adams’ın imdadına 1996 Kasım’ında teknik direktörlük görevine getirilen Arsene Wenger yetişti. Meseleyi bilenler, Fransız futbol adamının ilk icraatının Highbury Stadının içindeki barı kaldırmak olduğunu anlatır. Adams, Wenger’in uyguladığı katı kurallar ve alkol yasağı sayesinde futbola döndü, 1997-98 ve 2001-02 sezonlarında kaptan olarak sahaya çıktığı takımda iki şampiyonluk yaşadı…

GASCOIGNE’İN ÇARESİZLİĞİ

Adams kadar şanslı değildi Paul Gascoigne, en azından onun da elinden tutacak, kaldıracak bir Wenger olmadı hayatında. 17 Mayıs 1967 Dunston’da dünyaya gelmişti, yoksul bir ailenin dört çocuğundan biriydi. 1980 senesinde Newcastle alt yapısında başlayan futbol serüveni, 1985 senesinde A takıma yükselerek hız kazandı. 1992 senesine kadar süren Tottenham kariyerinde, 92 maçta 19 gol attı. 1992 sezonunun başında, 5,5 milyon sterlin karşılığında İtalya’nın Lazio kulübüne transfer oldu. Futbol sahalarındaki şöhreti ivme kazandıkça alkol bağımlılığı da o ölçüde arttı. Çocukluğundan beri severdi alkolü ve ne yazık ki tutkusunu hiç yenemedi. 1998 senesinde Southampton’da girdiği alkol koması sonucu hastaneye kaldırılmış, Everton formasını giydiği dönemde teknik direktörü Walter Smith’in ısrarı sonucu Amerika’da alkol tedavisi görmüştü. Çok iyi futbolcuydu, komikti, yardımseverdi. Hayatı hiç ciddiye almadı. Hep güldü, hep güldürdü. Ama o komikliğin altında yatan yalnızlık, kimsesizlik ve alkol bağımlılığı kaderi oldu. Tıpkı idolü George Best gibi, hep yarım kalmış bir hikâyeyi hatırlattı…

‘GREAVES GÜNDE 20 ŞİŞE BİRA İÇERDİ’

Ondan çok zaman önce dünyaya gelmiş Jimmy Greaves de futboluyla birlikte alkol ile anılanlardandı. 1957 senesinde Chelsea’de başlayan futbol kariyerinde A.C. Milan, Tottenham ve West Ham United’da top koşturdu. 2004 senesinde yayımlanan biyografisinde (Greavsie: The Autobiography) 17 yaşında evlendiğini, 19 yaşında milli takıma yükseldiğini, 26 yaşında dört çocuk babası olduğunu, 30 yaşında futboldan koptuğunu, futbol oynadığı zamanlarda çoğu gün 20 şişe bira içtiğini anlatır. Yatağının başucunda her daim bir şişe votka bulundururmuş, sinirlerini yatıştırma adına…

2003 Ağustos’unda The Guardian ‘a verdiği söyleşisinde 1977 senesinin beş ayını alkol bağımlığı yüzünden akıl hastanesinde geçirdiğini, 1978 Şubat’ında alkolü bıraktığını ve o günden sonra hiç içmediğini anlatır. Çoğu profesyonel futbolcu için en büyük trajedi futbolu bıraktıktan sonra yaşanır diyor o enfes kitabında ve devam ediyor: “Bilirsiniz, artık koşamayacak hale gelen atları vururlar. Benim zamanımda top koşturmuş topçuların bazıları da kendilerini o atlara benzetir. Hayatlarında futboldan başka bir şey yoktur ve keşke sonum o atlar gibi olsa diye düşünürler. Geriye tutunabilecekleri tek şey, alkol kalmıştır…”
Son sözü şimdilerin âlemcisi Mario Balotelli’ye bırakalım: “Basın, sigara ve alkolün performansımı düşürdüğünü söylüyor… Attığım her golden sonra onların şerefine içiyorum.”

Ziya Adnan

11 Nisan 2020

Clough ve Taylor’ın hikâyesi: Ayrıldığımız gün

Uzaklardan…

Ada futbolunun efsane teknik direktörü Brian Clough, kendisini muhteşem biçimde tamamlayan yardımcısı Peter Taylor’la birçok başarıya imza attı. İkili zaman zaman anlaşamasa da Clough, Taylor için, “O olmadan ben hiçbir şey başaramazdım” demişti

Clough ve Taylor’ın hikâyesi: Ayrıldığımız gün

“Ayrıldığımız gün seni bu yaşamda güldürecek çok fazla şey kalmayacaktır demiştin. Haklıydın…”
Brian Clough

Mezar taşlarına dökülen en acı gözyaşları, söylenmemiş sözler ya da tutulmamış vaatler içindir” demiş dünya edebiyat klasiklerinden, o enfes kitabında köleliği anlatan “Tom Amca’nın Kulübesi”nin yazarı Harriet Beecher… Ada futbol tarihinin muhtemel en renkli teknik direktörü, Nottingham Forest efsanesinin yaratıcısı Brian Clough’ın başarısındaki en büyük payın sahibi, bir zamanlar can dostum dediği yardımcısının hikâyesini ve sonrasında gelen ayrılığı, kırgınlıkları anlatalım. Mezar başında dökülen en acı gözyaşlarının nedenini bilmeyenlere…

‘O BİR DAHİ’

2 Temmuz 1928 tarihinde Nottingham’da dünyaya gelmiş kaleci, ilk profesyonel takımı Nottingham Forest ama ‘A’ takıma kadar yükselemeden komşu şehrin takımı Coventry City’nin yolunu tutmuş. 1950-55 arasında gök mavili takımın kalesini korumuş. Sonrasında gelen Middlesbrough kariyeri 1961 senesine kadar devam etmiş ve futbolu 1965 senesinde Burton Albion’da bırakmış… 1962 senesinde o yıllarda Ada futbolunun güney liginde mücadele eden Burton Albion’da başladığı teknik direktörlük macerasında Brian Clough’la kesişmiş yolları. Yardımcısı olarak görev yaptığı ilk takım Hartlepool. Parasızlıktan yok olma aşamasına gelmiş kulübün kaderini değiştirmişler birlikte, takımı 4. ligin orta sıralarına kadar taşımışlar…Sonraları yazdığı biyografisinde Clough, o yıllarda takımı çalıştırıp, motive edenin kendisi olduğunu, yardımcısının takıma katkı sağlayacak topçuları bulup çıkarmasıyla bilindiğini anlatır: “O olmadan ben hiçbir şey başaramazdım. Ben vitrindim, o ise camın arkasındaki müthiş malzemenin yaratıcısı.” Clough’ın sözlerini şu cümleyle teyit etmiş yardımcısı: “Ben yetenekli olanları bulup çıkarır, takıma transfer ederdim. O da eline gelmiş topçuları işleyip, yeteneklerini sergileme fırsatı sunardı. Clough’ın insan yönetimi ve motivasyon konusunda bir dahi olduğunu söylemeliyim…”

1967 senesinin Mayıs ayında, ikili Hartlepool’dan ayrılarak Derby County’nin başına geçerken, onların sıfırdan inşa ettiği Hartlepool ise bir sezon sonra bir üst kümeye terfi edecekti. Derby County o yıllarda hemen her sezon kümede kalma savaşındaydı. İkilinin, o sezon 2. ligi 18. sırada bitiren takımdaki ilk icraatları futbolcuların neredeyse tamamına yol vermek olmuş. Eskilerden sadece dört futbolcuyu takımda tutmuşlar. Takıma yeni katılanlar arasında Roy McFarland, John O’Hare, John McGovern, Alan Hinton, Les Green gibi o yılların futbolsevere aşina isimleri varmış…

DERBY’LE ŞAMPİYONLUĞA

clough-ve-taylor-in-hikayesi-ayrildigimiz-gun-713430-1.

Sert mizacı ve disiplinden taviz vermeyişi ile namlı Clough, kulüpteki diğer çalışanların da işlerine son vermiş. Bunların arasında kulüp sekreteri, futbol şubesi sorumlusu, altyapı hocaları ve hatta Derby County’nin yenildiği bir maç sonrası duruma gülerken yakaladığı iki kulüp çalışanı da varmış. 1967-1968 sezonunun sonunda Derby County ligi 18. sırada tamamladı. Sonraki sezon, kadrosunu o zamanların ‘sert futbolcusu’ Dave Mackay ve Willie Carlin ile güçlendiren Derby, 2. ligi Şampiyon olarak tamamladı. Taraftarlar, küme düşme potasında aldıkları takımı şampiyon yapan iki hocayı yürekten alkışlıyordu…

1970-71 sezonunun sonunda, Derby County İngiltere 1. liginde 4. sırada yer aldı. Ancak mali bilançosundaki açık yüzünden, zamanın parasıyla 10.000 Sterlin cezaya çarptırılan kulüp, o sezon Avrupa kupalarına katılamadı. Derby, 1971–72 sezonunda Liverpool ve Leeds United ile amansız bir şampiyonluk yarışına girmişti. Sezonun son maçında, Liverpool’u 1-0 yenen Derby maç fazlası ile iki rakibinin de önüne geçti. Yardımcı hoca takımı Majorca’ya tatile götürmüş; o tatil esnasında, rakiplerinin puan kaybetmesiyle ligi tarihlerinde ilk kez şampiyon olarak bitirdiklerini öğrenmişlerdi. Ailesi ile birlikte Scilya’da tatil yapmakta olan Clough, takımın şampiyonluğunu takımından uzaklarda öğrendi.

DEVLER LİGİ’NDE YARI FİNALE

Bir sonraki sezon Derby County günümüzdeki adıyla Şampiyonlar Liginde yarı finale kadar yükselecek, ancak ikili, yönetimle düştükleri anlaşmazlık sonucu 1973 senesinin Ekim ayında takımdan ayrılacaktı. Taraftarlar uzun süre bu ayrılığı kabullenmedi. Takımı ayağa kaldıran iki hocanın da gidişi uzun süren protestoların başlangıcı olmuştu…

Sonraki durakları Brighton & Hove Albion’da aynı başarıyı yakalayamayan ikili fikir ayrılığına düşmüş, sezon sonunda Clough takımdan ayrılarak Leeds United’ın başına geçmişti. 44 gün süren Leeds United macerası daha sonraları kitaplara, filmlere konu olacaktı. David Peace’ın o enfes kitabı “Damned United” (Lanetli Takım) sadece İngiltere’de 500 binin üzerinde sattı. 2012 senesinde Kıvanç Koçak’ın çevirisiyle Sel Yayınları’ndan çıkan kitap, yayınlanmış en iyi futbol kitapları arasında gösterilir, okumayanlara şiddetle tavsiye…

ARALARI AÇILDI

1976 senesinde yolları bu kez Nottingham Forest’te kesişmiş. 1976–1977 sezonunda şampiyonluk yaşayan, iki kez Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupasını kazanan takımın yıldızının, yardımcı hocanın ısrarı sonucu takıma 270 bin Sterlin karşılığında katılmış, Ada futbol tarihinin en iyi kalecileri arasında gösterilen Peter Shilton olduğunu hatırlatalım…

Sonraları iki futbol adamının arası açıldı. Kimilerine göre Clough’ın ondan çok fazla kazanıyor olması, kimilerine göre diğerinin gölgede kalması, medyanın Clough’ı hep ön planda göstermesi bu ayrılığın temel nedenleriydi…

Yardımcı 1982 senesinin Mayıs’ında emekliye ayrıldı. O dönemde John Roberts adındaki futbolcunun Forest’ten Derby’e transfer olması ve transferi gerçekleştiren yardımcının Clough’ı devre dışı bırakması aralarındaki husumeti derinleştirdi. O transferden sonra Clough’ın uzun zaman birlikte çalıştığı futbol adamı hakkında, “Yolda arabası bozulsa yardım etmek bir yana, ezer geçerim!” dediği rivayet edilir.

‘HİÇBİR ŞEY YAPAMAZDIM’

1990 senesinin Ekim ayında, tatil için gittiği Majorca adasında, 62 yaşında aramızdan ayrıldı Peter Taylor. Bir zamanlar can dostu olarak gördüğü, “O olmadan ben hiçbir şey başaramazdım” dediği yardımcısının ölüm haberini telefonda alan Clough’ın konuşamadığı ve hıçkıra hıçkıra ağladığı, içki şişelerine sarıldığı anlatılır. 2004 senesinde yayımlanan ve Peter Taylor’a ithaf ettiği biyografisinde ona şu satırlarla seslenmiş: “Ayrıldığımız gün seni bu yaşamda güldürecek çok fazla şey kalmayacaktır demiştin. Haklıydın…”

2010 senesinden beri Derby County’nin Pride Park Stadı’nın girişinde, bir efsaneyi birlikte yaratmış ve sonra yolları ayrılmış ama birbirini hiç unutmamış iki futbol adamının anıt heykeli selamlar o futbol mabedinin ziyaretçilerini. Nottingham Forest’in City Stadı’nın bir tribünü, takıma en güzel zamanlarını yaşatmış ikilinin adını taşır…

Peter Taylor’un mezarı Nottingham yakınlarındaki Widmerpool kasabasının St Peter’s Kilisesi’nin bahçesinde bulunmaktadır…

Ziya Adnan

9 Nisan 2020

Yedek kulübesinin tarihi: Niall Quinn’in rekoru

Uzaklardan…

Oyuncu değiştirme konusunda rekorun sahibi Arsenal’in unutulmaz forveti Quinn’dir. 1983’ten 1990’a kadar Kuzey Londra takımının formasını giyen Quinn’in kariyerine yakından göz atalım

Yedek kulübesinin tarihi: Niall Quinn’in rekoru

Bilir misiniz, futbolda ilk yedek futbolcu uygulaması 1954 Dünya Kupası öncesi oynanan grup maçlarında başladı ve oyuna sonradan giren ilk yedek futbolcu 11 Ekim 1953 tarihinde Almanya’nın Saarland karşısında mücadele ettiği maçın kadrosunda yer alan Horst Eckel olmuştu…

Ada futbolunda ise 1965-66 sezonundan itibaren takımlar yedek futbolcu uygulamasına geçti. O sezon sadece sahada sakatlık geçiren futbolcunun yerine yedek futbolcunun yer almasına izin verildi. Bir sonraki 1967-68 sezonunda ise takımlar, sahada sakatlık olmadan bir futbolcu değiştirme hakkına sahip olurken, 1987-88 sezonunda bu sayı ikiye çıkmıştı. Premier Lig’in kurulduğu 1992 senesinde yedek kulübesinin kaderi de değişti. 1992-93 sezonunda biri kaleci olmak üzere üç futbolcunun yedek olarak sahaya çıkabileceği, ancak maç içinde sadece ikisinin değiştirilebileceği kuralı getirildi. 1994-95 sezonunda kural biraz daha esnek hale getirilirken, kaleci de dahil olmak üzere takımların üç futbolcu değiştirmesine izin verildi. 1995-96 sezonunda ise oynadığı mevkie bakılmaksızın takımlara 3 futbolcu değiştirme hakkı tanındı. 1996-97 sezonunda takımlar sahaya beş yedek futbolcuyla çıkıp maç içinde üç değişiklik hakkına sahip oluyor, 2008-09 sezonunda bu sayı yediye çıkıyordu.

LEEDS’İN TAKTİĞİ

1965 senesinde “Yedek Kulübesi” kavramına alışılmaya başlandığı zamanlarda Leeds United yeni bir taktik uygulamaya başlamıştı. Eğer son bölüme yenik girmişlerse mutlaka defanstan bir futbolcu, önde oldukları maçta ise ileri uçtan bir futbolcu sakatlanır, yerine giren futbolcuyla skoru koruma ya da gol atma adına ya ileri ucu ya da savunmayı güçlendirirlerdi. İşin ilginç tarafı, o maçın sonunda sakatlanan futbolcunun bir dahaki maçta sahada yerini almasıydı. İlerleyen zamanlara durumun farkına varan İngiltere Futbol Federasyonu 1967 senesinde orijinal kuralı değiştirdi ve takımlar sahada sakatlık olmasına gerek kalmadan futbolcu değiştirme hakkını kazandılar. Ada futbolunda oyuna sonradan giren ilk futbolcu Charlton Athletic takımında forma giyen Keith Peacock’du ve takvimler 21 Ağustos 1965’i gösterirken sakatlanan kalecinin yerine oyuna girmişti.

QUİNN’İN HİKÂYESİ

Ama oyuncu değişirime konusundaki başka bir rekorun sahibi de Arsenal’in unutulmaz forveti Niall Quinn’dir. 21 Kaşım 1987 tarihinde Southampton karşısında oynanan maçta sakatlanan Perry Groves’un yerine oyuna girdiğinde maçın 11. dakikası oynanıyordu. Ancak çok kötü gününde olan Quinn’e Arsenal taraftarı ve teknik direktör 77. dakikaya kadar sabredebildi. O dakikada Quinn’in yerine Nigel Winterburn alınırken, oyuna sonradan giren bir futbolcu ilk kez sakatlık olmadan değiştiriliyordu…

TEKNİK DİREKTÖRLÜK DE YAPTI

Konu Niall Quinn’den açılmışken, 6 Ekim 1966 doğumlu 1.93’lük santrafora selam çakmadan geçmeyelim. 1983’ten 1990’a kadar Kuzey Londra takımının formasını giyen Quinn, takımdaki son üç sezonunda ancak 20 maçta forma giyebildi ve 5 gol attı. Arsenal’in şampiyon olduğu 1988-89 sezonunda sadece üç maçta forma giyme şansı bulabildiği için şampiyonluk madalyasından mahrum kalıyordu. Arsenal macerasından sonra, 1990 senesinin Mart ayında 900 bin sterlin bedelle Manchester City’ye transfer olan forvet ilk sezonunda 22 gol atıyor, takımda 6 sezonda 245 maçta forma giyiyordu. 1996 senesinin Ağustos ayında 1,3 milyon bedelle Sunderland’e transfer olurken sakatlığı nedeniyle ilk altı ay takımda yerini alamıyor, 2002’ye kadar 203 maçta 61 gol kaydediyordu. 17 senelik profesyonel futbolculuk kariyerinde 475 maça çıkan ve 171 gol kaydeden oyuncu futbolu bıraktıktan sonra ülkesi İrlanda’nın ulusal takımında teknik direktörlük yaptı.

UNUTULMAZ ANISI

Bu unutulmaz futbolcuyla ilgili bir anıyla bitirelim yazıyı. Sene 1992, Manchester City sezon hazırlığı için İtalya’nın Penola şehrindedir. Burada takım arkadaşı Steve McMahon’la tartışan Quinn’in gömleği ve pantolonu yırtılır. Ama bu onun eğlenmesine mâni olamayacaktır. Gömleğini çıkaran futbolcu kot pantolondan dönüşme şortuyla dans pistinde hünerlerini gösterirken, bir grup City taraftarının kendisini yakından izlediğinin farkında bile değildir. İlerleyen zamanlarda o geceye şahit olan taraftarların yarattığı tezahürat tribünlerde sıklıkla duyulacak ve futbolcunun peşini bırakmayacaktır:

Niall Quinn’s disco pants are the best,

They go up from his arse to his chest,

They are better than Adam and the Ants,

Niall Quinn’s disco pants!

Niall Quinn’in paçalı disko donu en iyisi;

Kıçından göğsüne kadar çıkıyor,

Adam and the Ants grubundan bile daha iyi,

Niall Quinn’in paçalı disko donu!

Ziya Adnan

8 Nisan 2020


Socrates: Bilge Brezilyalıyı hatırlarken

Uzaklardan…

Dünya Kupası’nı kazanamamış en iyi takım olarak tanımlanan 1982 Brezilyasının kaptanıydı Socrates… Ancak hayat karşısındaki duruşu, politik görüşü; futboldan, kazanılan kupalardan, zaferlerden çok ama çok daha önemliydi

Socrates: Bilge Brezilyalıyı hatırlarken

1962 Dünya Kupasında suya “Bru!” diyecek kadar küçüktüm… Ondan dört yıl sonra düzenlenen 1966 Dünya Kupası’ndan aklımda kalan ise Dünya Kupalarının tarihini anlatan futbol programlarında tekrar tekrar izlediğimiz, siyah beyaz zamanlarda İngiltere’nin Batı Almanya’yı 4-2 yendiği maç… O maçı anlatan, 2002 senesinde aramızdan ayrılmış BBC spikeri Kenneth Wolstenholme’nun, hakemin bitiş düdüğüne yakın dudaklarından dökülen, “Some people are on the pitch. They think it’s all over… It is now!” (Sahada taraftarlar var, maçın bittiğini düşünüyorlar ve şimdi bitti!) cümlesi futbolun klişeleşmişleri arasında yerini almıştır…

Sonra onca kupa geçti aradan. Onca kupa, onca şölen… 1974 Dünya Kupasında ‘Sarı Fare’ Cruyff ve arkadaşlarını, 1978’de Mario Kempes’i, 1982’de Paolo Rossi’yi, 1986’da “Tanrı’nın eli”ni hatırlarım. 1990 Dünya Kupasına penaltılar sonucu veda eden İngiltere’de Gascoigne’nin gözyaşları, 1994’de turnuvayı gol kralı olarak kapatan Romário’nun golleri, 2010’da Zidane’nın kafası Dünya Kupalarının unutulmazları arasındadır.

SAHADAKİ FİLOZOF

Ama bugüne kadar hiçbir kupa benim için 1982 Dünya Kupası’nın yerini tutmadı. Carlos, Leandro, Serginho, Zico, Eder, Falcao, Juninho ve hiç unutulmayacak efsane Socrates, futbolun en güzel Brezilyalısı… 1.90’lık ince bedeni, kara sakalları, dağınık saçları, çatık kaşları, soğukkanlı duruşu ile bir futbolcudan çok bir filozofu andıran zarif bilgeliği… Şiir gibi pasları, adam geçmedeki ustalığı, futbol zekâsı ile sahadaki varlığı hemen fark edilirdi. Topuk pası denilince aklıma ilk o gelir. Pele, çoğu futbolcunun ileriye doğru yaptığının daha iyisini geriye doğru yaptığını söylemiş. Eh, Pele söylemişse doğrudur.

Dünya Kupalarının tarihini iyi bilenler, o takımı “The greatest team that never win the world cup” (Dünya Kupasını kazanamamış en iyi takım olarak hatırlar…

socrates-bilge-brezilyaliyi-hatirlarken-711501-1.

İşte o takımın kaptanıydı Socrates, 19 Şubat 1954 tarihinde Brezilya’nın Belem do Para şehrinde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Yunan mitolojisine meraklı babası ona “Socrates” adını vermiş, diğer iki kardeşin de adları Sofocles ve Sostenes… Henüz 10 yaşında, ülkesinde yaşanan askeri darbenin tüm acılarına şahitlik etmiş; ilerleyen yıllarda ülkesinde yaşanan tüm sosyal adaletsizliklere karşı duran bir önder olarak nam salmıştı. Futbol oynadığı yıllarda tıp eğitimi görmüş; kariyeri sonrasında diplomalı bir doktor olarak sporcu sağlığıyla uğraşan bir klinik kurmuş; aynı zamanda fakir bir semt hastanesinde çalışmış; liderlik ve sosyal ilişkiler üzerine seminerler vermiş; gazetelerde makaleleri yayınlanmıştı. Ülkesinde “O Doutor” (doktor) olarak bilinmesi boşuna değil anlayacağınız. 1974 senesinde Botafogo’da başlayan kariyerinde Corinthians, Fiorentina, Flamengo, Santos takımlarında top koşturdu. Futbolu 1990 senesinde, 36 yaşında bıraksa da 2004 senesinde İngiltere’nin kuzey amatör liglerinde yer alan Garforth Town takımına antrenör-futbolcu olarak dönüş yaptı. Bir ay kaldığı takımda Tadcaster Albion’a karşı oynanan maçın son 12 dakikasında oynadığında 50 yaşındaydı. Öylesine futbol sevdalısına yakışacak cinsten…

Ölümünden kısa süre önce verdiği söyleşide, yaşamında onu en çok etkileyen, ona ilham veren üç insanın John Lennon, Che Guevara ve Fidel Castro olduğunu söylüyordu. Küba, hayalindeki Brezilya’ydı. “Keşke Küba’da dünyaya gelseydim!” demiş. Hayalinde yatan, herkesin aynı fırsatlara sahip olduğu, eşitliğin temel olduğu, zenginle, yoksul arasındaki farkın uçurum olmadığı ülke…

FUTBOL ELÇİSİ OLMAYI REDDETTİ

1982 Brezilya’sını formasını giydiği en özel takım olarak tanımlıyordu. 1986 Dünya Kupasının Brezilya takımı ona göre bir önceki turnuvaya göre daha zayıftı. 1982’nin takımını inşa etmek üç sene sürmüş, 1986’nın derme çatma takımı ise bir kaç haftada bir araya getirilmişti. Ancak hayat karşısındaki duruşu, politik görüşü, futboldan, kazanılan kupalardan, zaferlerden çok ama çok daha önemliydi. Dünya Kupasını hiç kaldıramamış olmasına üzülüp üzülmediğini soran bir gazeteciye şöyle cevap vermişti: “Unvanların ne ehemmiyeti var? Biz oynadığımız oyunla turnuvaya heyecan getirmiştik. Biz o turnuvanın en keyif veren takımıydık. Sorun bakalım insanlara, 1982 Dünya Kupasından neyi hatırlarlar? Ben söyleyeyim, İtalya’yı değil, Brezilya’yı!”

Kariyerinin ilerleyen zamanlarında kendisine sunulan, Pele gibi futbol elçisi olma önerisini elinin tersi ile itmiş. Endüstriyel futbolun, ıvır zıvırla uğraşan ticari kuklası olmak istemediğindendir muhtemel…

57 YAŞINDA YAŞAMINI YİTİRDİ

4 Aralık 2011 tarihinde, Sao Paul’daki Albert Einstein Hastanesi’nde geride altı çocuğunu ve arkasından ağlayan bir ulusu bırakarak aramızdan ayrıldığında 57 yaşındaydı Socrates. Yoksulluğun kader olduğu topraklarda düzenlenen ve hemen her gün büyük protestolara sahne olan 2014 Dünya Kupasını göremedi. Turnuvanın Brezilya’ya verildiği açıklandığında, durumdan hiç memnun olmamıştı. Kupanın ülkeye hiçbir şey kazandırmayacağını, maliyetin halkın cebinden çıkacağını, zenginlerin daha da zenginleşeceğini, yolsuzluğun ve hırsızlığın tavan yapacağını düşünüyordu. Ülkede Dünya Kupası düzenlemek, başta sağlık ve ulaşım olmak üzere kamu harcamalarının kısılması demekti. Bu yüzden Brezilya halkı daha fakirleşecek ve Kupa’nın halka hiçbir getirisi olmayacaktı.

Geçenlerde bir internet sitesinde rastladığım, çöp yığınları içinde yiyecek arayan bir kadının fotoğrafı Socrates’in haklılığını anlatıyordu görmesini bilenlere.Zira o güzel Brezilyalının söylediği gibi, “Maç dediğin 90 dakika sonunda biter, ama hayat devam eder…”

23 Haziran 2014’te yayımlanan bu yazı revize edilerek tekrar yayımlanmıştır

Ziya Adnan

6 Nisan 2020