Alex De Souza, 10 Numara’nın vedası…

10 Numara’nın vedası…

Uzaklardan…

Şimdi de Osmanlıca meselesi düştü ülkenin gündemine, sanki başka meselelerimiz yokmuş gibi, sanki kendi vatandaşına bunca zaman doğru dürüst Türkçe öğretmişsin gibi. Eloğlunun uzaya insansız araç gönderdiği zamanlarda yeni Osmanlı rüyası, itibarın saraylarla ölçüldüğü yeni Türkiye’den trajikomik gündem manzaraları…

Neyse, yeni kutuplaştırma fırsatı Osmanlıca meselesini bir kenara bırakıp dönelim konumuza: 10 Numara’nın vedasına…

2009 senesinin yaz aylarıydı. Sıcaktı Belfast… Stranmillis Üniversitesi’nin kampüsünde, yaklaşık 30 kişilik sınıfta UEFA A lisansının ilk senesi için toplanmıştık. Sınıfta değişik milletlerden tanıdık simalar, futbol kariyeri sonrası teknik direktörlük macerasına adım atmaya hazırlanan eski futbolcular vardı. Sahaya çıkmadan önce ders aralarında laflar, mutlaka futbol üzerine derin sohbetlere dalardık. İşte onlardan biriydi Brezilyalı kondisyon hocası. Güney Amerika futbolunu avucunun içi gibi biliyor, bizim ekranlardan, yeşil sahalardan tanıdığımız futbolcular hakkında detaylı analizler yapıyordu. Nereden aklıma geldiyse, o yıllarda bizim coğrafyada parlamış o efendi Brezilyalı golcüyü sordum kendisine. Gülümsedi, Coritiba’da bir süre birlikte çalıştıklarını söyledi. “Fizik olarak biraz daha güçlü olsa sizin topraklarda değil, şu anda dünya devlerinde top koşturuyor olurdu” dedi ve ekledi: “Brezilya’da çok sevilir. Mükemmel futbolculuğunun yansıra çok iyi insandır. İyi kalplidir. Tanıyan herkes çok sever.”

14 Eylül 1977’de Brezilya’nın güneyinde, ülkenin sekizinci büyük şehri, günümüzde 1,7 milyon nüfusa sahip Curitiba’da dünyaya gelmiş futbolcu. İlk profesyonel kulübü, 1995 senesinde, henüz 18 yaşında formasını giydiği şehrinin takımı yeşil beyazlı Coritiba. Bu vesileyle onlara da bir selam çakalım uzaklardan. 1909 senesinde göçmen Alman gençleri tarafından kurulmuşlar. Günümüzde maçlarını 41 bin kapasiteli Couto Pereira Stadı’nda oynayan takım 1985 senesinde yaşadığı Serie A (Brezilya futbolunun en üst ligi) şampiyonluğundan sonra inişli çıkışlı zamanlar geçirmiş. 2009 senesinde Serie B’ye düşüp, bir sezon sonra yeniden ülkenin üst ligine geri dönmüş.

Futbolcuya dönersek, her futbolcu gibi onun da küçük yaşlarda örnek aldığı bir kahramanı varmış: O yılların efsanesi oyuncusu Zico… Kariyerinin ilerleyen zamanlarında talebesi olacağı futbol adamını şöyle anlatıyor bir söyleşinde: “Zico beni futbola bağlayan en büyük etkendi. Hayalim onun gibi bir efsane olamasam da ona yakın bir oyuncu olmaktı.”

1997-2004 arasında Brezilya’nın Palmeiras, Flamengo, Cruzeiro takımlarında forma giymiş. 2002 senesinde, o dönem teknik direktörlüğünü geçenlerde Galatasaray’dan kovulan Cesare Prandelli’nin yaptığı Parma’ya transfer olmuş ama yıldızı barışmamış yeni hocasıyla. Sadece altı maçta, (üstelik dostluk maçları) forma şansı bulduğu sıkıntılı zamanlardan sonra yeniden Cruzeiro’ya dönmüş. Müthiş bir sezon geçirmiş Cruzeiro’da; kaptan olarak sahaya çıktığı takımda oynadıkları 48 maçta 100 gol atarak Santos’un önünde ligi şampiyon olarak bitirmişler. O sezon topladıkları 100 puan Brezilya futbol tarihine rekor olarak geçerken, birlikte forma giydiği takım arkadaşları arasında Deivid, Edu Dracena, Luisao, Maicon, Zinho, Felipe Melo, Gomes ve Cris’in olması kayda değer…
2004 senesinde, Cruzeiro’ya ödenen 5 milyon Euro karşılığında Fenerbahçe’ye geldiğinde bu transferden çok emin değildi Fenerbahçeli arkadaşlarım; malum futbolcu dediğinin endamı, kalıbı olmalıydı! Oysa o Robinson Cruse’nin Cuma’sına benzeyen çelimsiz görüntüsüyle bir futbolcudan çok haylaz bir çocuğu andırıyor, kimi zaman sahada gezinirken hiçbir şey yapmadığı izlenimini yaratıyordu. Oysa hiçbir şey yapmadığı zamanlarda bile fark yaratanlar vardır yeşil sahalarda. Hiç beklenmedik anda golü getiren bir ara pası, herkesin unuttuğu arka direkte biterek yaptığı beleşçi vuruşu, kalabalık orta sahadan keskin bir dönüşle yönünü bir anda değiştirip kimselerin fark etmediği boş kulvara akıp gidişi, duran toplardaki vuruş ustalığı, kalecinin hiç beklemediği anda uzaktan vurduğu güdümlü şutları ve belki de en önemlisi futbol zekâsı…

Birlikte çalıştığı hocalardan Christoph Daum, “Futbolcularım ne yapacaklarını bilemediklerinde topu ona verirlerdi” demiş; muhtemel futbol stilini en iyi anlatan cümle… New York Times gazetesinin 2004 senesinin Temmuz’unda Avrupa takımlarına transfer olan Güney Amerikalı futbolcuları anlattığı bir makalesinde okumuştum, Brezilya’da top koşturduğu zamanlarda oyun içinde zaman zaman kaybolup gidişine itafen “Alexotan” lakabı ile nam salmış, uyku ilaçı Lexotan’dan miras. Yine de oyun içinde olduğu zamanlardaki istatistikleri kayda değer… Fenerbahçe’de geçirdiği sekiz sezonda 341 maçta 171 gol ve 136 asist. 1998 senesinde 2005’e kadar yer aldığı Brezilya Milli Takımında 48 maçta 12 gol.

***

Ve geçtiğimiz günlerde, takımının Bahia ile oynadığı maçtan sonra futbolu bıraktığını açıkladı Alex De Souza; muhtemel bizim futbol fakiri coğrafyada boy göstermiş, hiç hak etmediği şekilde takımından sürülmüş en yetenekli, en efendi Brezilyalı, örnek 10 numara. Şimdilerde Kadıköy Yoğurtçu Parkı’ndaki heykeli hatırlatıyor bizim topraklarda geçirdiği zamanları, o afilli hikâyenin hazin sonunu. “Ne zaman kaybetsem kazananı tebrik ederim. Çünkü kazandıysa bizden iyi bir şeyler yapmıştır” demiş bir söyleşisinde, günümüz topçularına ders niyetine. Velhasıl futbolu seven herkesin içini biraz acıtmıştır o beklenmedik ayrılık; malum bazı futbolcular bir ömre ancak bir kez gelir. Eksisözlük’te yazan bir taraftar, “O, Fenerbahçe’nin başına gelen en güzel şeydi…” demiş; bir futbolcu için söylenebilecek en güzel cümle…

Sadece futbolculuğuyla değil, günümüzde yeşil sahalarda giderek azalan efendiliği, rakibe saygısı, mütevazı kişiliğiyle…
Hep hatırlanacak Alex de Souza…

Ziya Adnan

10 Aralık 2014