Aramızdan ayrılışının 10. senesinde, kahramanıma…

Sene1966

Aramızdan ayrılışının 10. senesinde, kahramanıma…

Uzaklardan…

Bilirsiniz işte, hepimizin bir kahramanı vardır. Benim kahramanım bana futbolu sevdiren adamdı, mahalle aralarında oynadığımız ilk futbol topunu, ilk formamı alan, çok küçükken elimden tutup ilk maçıma götüren, stat yollarını öğreten, elinden geldiğince oyunun kurallarını anlatmaya çalışan, “Ofsayt nedir?” diye sorduğum zaman anlatmakta hayli zorlanan…

Alçakgönüllü, konuşkan, neşeli, şakacı, hani çocukla çocuk, büyükle büyük olan… Bazen muzip, hep dost canlısı, muhabbet adamı…

Çocukları, hayvanları, efkârlı türküleri, Türk sanat müziğini severdi… İşe giderken sabahları, takım elbisesini giydi mi, Humphrey Bogart filmlerindeki siyah beyaz “cool” jönlere benzerdi; ince kravatlar, kolalı gömlekler, kol düğmeleri… O evden çıkarken mutlaka pikapta taş plaklar çalardı; pek sıklıkla “Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar”…

Hafta sonlarını, güneşli günleri, piknikleri, yaz tatillerini, sinemaları, Ankara’nın yaz akşamlarını, ailesini severdi…

Benim kahramanım futbol aşığı bir adamdı. Pek küçüktüm, hani ofsayt kuralının ne olduğunu anlayamayacak kadar küçük. Zaten mahalle maçlarında ofsayt yoktu ki, arkadaşlarım da doğru dürüst bilmezdi ofsaytın ne olduğunu, aklımız ermezdi…

Ama ofsaytın ne olduğunu anlamasam da, çocuk aklımla onun futbola olan sevdasını ta en başında anlamıştım.

***

Ankara takımlarının Ankara’daki maçlarını hiç kaçırmaz, bu yüzden annem ile arasının açıldığı günlerde, bir yolunu bulur, ne yapar, ne eder, onun gönlünü alır ama futbol sevdasını her şeyin üstünde tutardı.

Ve maçlara mutlaka beni de götürürdü…

O zamanlar Ankara’da Ankaragücü, Gençlerbirliği, Şekerspor, PTT, Hacettepe, Demirspor, Güneşspor vardı. Bu takımların maçları hınca hınç dolar ve Ankara’nın futbol sevdalıları futbola doyardı. Maçlar hem cumartesi, hem pazar günü oynanır, aynı gün iki maç olurdu. Genelde, önce sahaya Hacettepe ya da Şekerspor çıkar, o maç bittikten sonra ikinci maç başlardı. Hafta sonları adeta bir futbol şöleniydi, Ankaralılar sahip çıkardı takımlarına…

Ve o, şölenin vazgeçilmez misafirlerinden biriydi…

Her maçtan önce Maraton tribününde yerini alır, etraftaki aşina yüzler ile olağan futbol sohbetlerini yapar, birazdan başlayacak maç hakkında fikir yürütürlerdi. O zamanlar, mahalledeki tek tük arabalardan biri ona aitti ve o arabasına çocuğu gibi bakardı. 1958 yapımı sarı Ford Zephyr’i mahallede herkes tanır, bilirdi. Yirmi iki sene kullandı arabasını ve satıldığı gün döktüğü sessiz gözyaşlarını galiba yalnızca bizler gördük. İşte o araba bizler ile her maça gelen, bütün bu ortak anıları paylaştığımız yürüyen evimizdi…

Bazen mahalleden arkadaşım Faik ve babası Sami amca, bazen Çetin dayı da bizimle maça gelir, 19 Mayıs Stadı’nın Maraton tribününde hep beraber oturulur, eğer önünde çok uzun kuyruklar yoksa maçtan önce mutlaka Köfteci Ferit’ten köfte yenirdi. Köfte denince akla gelen ilk isimdi köfteci Ferit, maç günleri arabasının önünde uzun kuyruklar oluşurdu. Malum en lezzetli köfteleri Ferit yapardı…

Maçları seyrettiğimiz 19 Mayıs Stadı ise ikinci evimiz gibiydi, orada maç günleri her türlü karaktere rastlamak mümkündü. Getirdiği büyük kavanozlarda koca koca turşuları satan turşucu Hurşit, attığımız her golden sonra etrafına çikolata dağıtan “çikolatacı amca”, ve elbette en vazgeçilmez Amigo Sefa…

O, Amigo Sefa’nın bir orkestra şefi olduğuna inanırdı, atılan her golde Amigo Sefa’nın payı olduğunu söylerdi. Ertan Adatepe’yi, Metin Oktay’ı, Zeynel Soyuer’i, Fikri Elma’yı, Metin Kurt’u, Kaleci Varol’u, Ali Osman Renklibay’ı, Erman Toroğlu’nu, Baskın Soysal’ı, Aydın Tohumcu’yu, Müjdat Yalman’ı onun sayesinde tanıdım.

***

Maç sonrası eve dönerken mutlaka mahalledeki fırına uğrar, taze çıkmış ekmek alır ve daha arabaya biner binmez o ekmekten biraz bize verir, biraz da kendisi tırtıklardı…

Her maç dönüşü eve girişimizde mutlaka elinde kenarları tırtıklanmış taze ekmek bulunurdu…

Ve çoğu zaman annem, ekmeği tırtıkladığımız için bize kızardı…

Ve her maç dönüşünde, “Şimdi annenden zılgıtı yiyeceğiz” diye uyarırdı…

Ve annemin gönlünü almak için akşam bizi sinemaya götürürdü. Henüz yıkılmamıştı Konak Sineması, Büyük Sinema, Arı Sineması…

Sinemaya giderken, “Bir daha ne zaman maça gideceğiz?” diye sorardım…

Gülümserdi…

***

2005 senesinin Aralık ayında kaybettim kahramanımı… Kanser hastalığının amansız pençesinde, soğuk, puslu, karanlık bir günde ayrıldı aramızdan, geride o eski günlere ait bir daha hiç yaşanmayacak hatıraları bırakarak…

Ölümünün üzerinden 10 sene geçti… Ama alışamadık yokluğuna, gidişinden sonra her şey yarım kaldı, birlikte maç seyredemedik, maç günleri stat yollarına düşemedik, Deniz’i, o minik afacanı hiç tanıyamadı, benim elimden tuttuğu gibi onun da elinden tutamadı. Bana aldığı gibi, onun da ilk formasını alamadı…

Ankara’da olduğum zamanlarda stat yollarını onsuz yürüdüm, hep biraz eksik kaldı o geçmişi hatırlatan futbol mabedi. Maçtan sonra hiç uğramadım o eski fırına, kimselere, “Bir daha ne zaman maça gideceğiz?” diye sormadım…

Pikapta, “Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar” hiç çalmadı…

Huzur içinde yat baba…

Ziya Adnan

10 Aralık 2015

Yazara Mail: ziyaadnan@yahoo.com