17 Mayıs 2000’den günümüze, Galatasaray’dan Arsenal’e…

17 Mayıs 2000’den günümüze, Galatasaray’dan Arsenal’e…

Uzaklardan…

“Delilik aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir…”
Albert Einstein

Takvimler 17 Mayıs 2000’i gösterirken, Danimarka’nın Başkenti Kopenhag Türk futbolu adına önemli bir organizasyona ev sahipliği yapıyordu. O akşam Parken Stadı’nın tribünlerini dolduran 38.919 taraftar, tarihte ilk kez bir Türk takımını UEFA Kupası finalinde izliyor, uzaklarda güzel ve yalnız bir ülke nefesini tutmuş bu maçın sonucunu bekliyordu. Benim gibi 8-0’lık hezimetleri yaşamış, Avrupa sahalarında orta sahayı geçmeden (Çanakkale geçilmez!) alınmış beraberliklere sevinmiş, konu futboldan açılınca her daim alaycı bakışlara hedef olmuş ümitsiz futbol dilencileri için bir rüyaydı o akşam; hani insanın hiç uyanmak istemediği…

Bir Türk takımının UEFA Kupası finalinde oynaması! Birileri bize “kamera şakası” yapıyor olmalıydı…

O akşam sarı-kırmızılı takımın karşısında yer alan Arsenal, 1 Kasım 1996 senesinde göreve gelmiş Arsene Wenger’in teknik direktörlüğünde küllerinden doğmuş, 1997-1998 sezonunda Premier Ligi ve Federasyon Kupasını kazanarak Ada futbolunda esmiş kükremişti. 1998-1999 sezonunda Premier Lig şampiyonluğunu ligin son maçında sadece bir puan farkıyla Manchester United’a kaptırırken, Federasyon Kupası yarı finalinin uzatma dakikalarında Ryan Giggs’in golüne engel olamıyor ve kupadan eleniyordu. Ancak yine de Wenger adına söylenen şarkılar yankılanıyordu Highbury semalarında… Artık her maçta tıka basa doluyordu o tarihi stat. Onun göreve geldiği gün, “Wenger Who?” (Wenger de Kim?) başlığı atmış olan Evening Standard gazetesi bile, artık Arsenal’ın zaferlerini yazıyordu…

Kimler yoktu ki kuzey Londra takımında! Kalede David Seaman, defansın göbeğinde Tony Adams, orta sahada Emmanuel Petit, Patrick Vieira, Marc Overmars, hücumda müthiş 10 numara Dennis Bergkamp ve ilerleyen zamanlarda tüm gol rekorlarını alt üst edecek olan Thierry Henry… Wenger’in görevi kabul ettiği zamanlarda, Arsenal, Patrick Vieira ve Rémi Garde’nin kadroya katılmasıyla, tarihinde bir devrim yaşıyordu…

O akşam hiç beklenmedik bir olay gerçekleşiyor; normal süresi golsüz biten maçta kalede Cláudio Taffarel uzatma dakikalarında yaptığı mükemmel kurtarışlarla takımını penaltılara taşıyor; sonrasında Galatasaray koca bir ülkenin sevinç çığlıkları arasında kupayı kaldırıyordu. Maçın sonunda kuzey Londra sessizliğe bürünürken, uzaklarda futbol adına yeni bir sayfa açılmıştı….

Aynı sene Süper Kupayı da kazandı sarı-kırmızılı takım… UEFA’nın yayınladığı Dünyanın en iyi futbol takımları listesinde 1. sıraya yerleşmişti…

***

Sonra…

Sonra başta teknik direktörleri olmak üzere, birer ikişer yıldızlarını kaybetmeye başladı UEFA şampiyonu. Türk’ün istikrarla olan sorunu nüksetmişti. Fatih Terim, İtalya Serie A takımlarından AC Fiorentina’nın yolunu tutarken, takımı o efendi teknik adam Mircea Lucescu devralıyor; sarı-kırmızılılar 2000-2001 sezonunu Fenerbahçe’nin arkasından ikinci sırada bitiriyordu. 6 Kasım 2002 tarihinde Şükrü Saraçoğlu Stadı’nda Fenerbahçe’ye karşı alınan 6-0’lık mağlubiyet bir güzel ama kısa bir rüyadan sarsılarak uyanışın fotoğrafıydı. Ondan sonraki sezonu da ikinci sırada bitirken, 2003-2004 sezonunu 6. sırada tamamlıyor, UEFA’yı kazanmış takımın yerinde artık yeller esiyordu.

Her ne kadar 2005-2006 sezonunu şampiyon olarak bitirmiş olsa da, iş bilmez yöneticilerin ellerinde, yanlış transferler, maddi sıkıntılar, gel-geç teknik direktörlerle geçen zaman diliminde 2000’nin ruhunu kaybetti o takım. Bir zamanlar sahip olduğu müthiş alt yapıyı tümüyle ıskalarken, kişisel hırsların, ego tadilatını tamamlamış yöneticilerin ön plana çıktığı sıkıntılı zamanlarda eridi gitti. UEFA’yı kazandığı o tarihten günümüze, 11 teknik direktörle çalıştı ama hiçbiriyle yıldızı barışmadı.

Bu yazının yazıldığı saatlerde, “Kurşunlu Süper Ligimiz”de 11. sırada ve oynadığı 27 maçta 14 mağlubiyet aldı Galatasaray… Türkiye Kupasından elenerek gelecek sezon Avrupa hayalleri suya düşerken, tarihinin en kötü sezonunu yaşıyor. Geçtiğimiz günlerde teknik direktör Hagi ile yollar ikinci kez ayrılırken, başkan Adnan Polat da protestoların damga vurduğu bir mali kurulun ardından muhtemelen “tarih” olacak!

Bu süreçte Galatasaray’da yaşanan sürekli değişimler Albert Einstein’in cümlesini hatırlattı: “Insanity is doing the same thing over and over again and expecting different results.” (Delilik aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir.)…

***

Aynı zaman diliminde uzaklarda…

UEFA finalinin mağlubu Arsenal, 2000-2001 sezonunu Manchester United’ın ardından ikinci sırada bitiriyor, kupasız geçen üçüncü sezonunun ardından yine de Wenger ile yola devam etmekte ısrar ediyordu. Genç takımından kadrosuna kattığı 19 yaşındaki sol bek Ashley Cole Premier Lig’de adını duyurmaya başlarken, Fransız teknik direktör takımı gençleştirmenin sinyallerini vermeye başlamıştı.

2001-2002 sezonunu şampiyon olarak bitiren takım, maç başına 2,6 gol ortalaması ile oynuyor, Thierry Henry 32 golle dikkatleri üzerine çekiyordu. Bir sonraki sezonu 2. sırada tamamlarken, Wenger hala görevinin başındaydı.

2003-2004 sezonunu yenilgisiz kapatarak açık ara farkla şampiyon oluyor, 26 Temmuz 1985 doğumlu Gael Clichy ve 4 Temmuz 1987 doğumlu Cesc Fabregas takıma katılıyordu. Wenger’in inşa ettiği o takımın (kurduğu demiyorum!) defansının toplam bedeli 10 milyon Sterlin’e mal olmuştu; Galatasaray’ın kovduğu teknik direktörlere ödediği tazminatın yanında devede kulak!

2004-2005 sezonunu yine 2. sırada bitirdi Arsenal. Bu kez şampiyon Chelsea’nin ardındaydı. Mayıs ayında oynanan Federasyon Kupası finalinde Manchester United’ı penaltılar sonunda geçip kupayı kaldırıyor, ancak günümüze kadar geçen sürede başka kupa kazanamıyordu.

2006 senesinin Mayıs ayında, bu kez Şampiyonlar Liginde Barca’ya karşı kaybeden takım bir kez daha eli boş dönüyor, ancak inandığı teknik direktörle yola devam ediyordu. Cesc Fabregas, Robin Van Persie, Theo Walcott, Samir Nasri, Jack Wilshire, Aaron Ramsey de Wenger’in geleceğe yatırımıydı.

Arsenal son altı sezonda kupa kazanamazken, sezonluk bilet için bekleme sırası sekiz seneye yaklaşan Emirates Stadı’nın tribünlerinde hala onun adına şarkılar söylenen tezahüratlar yankılanıyordu.

***

O tarihi akşamdan bugüne 11 teknik direktör görev yaptı Galatasaray’da. Oysa uzaklarda, 2005 senesinden beri kupa kazanamamış Arsenal’ın başında Arsene Wenger 15. senesini dolduruyordu. Kim bilir, 1996 senesinin Ekim ayında Japonya’nın Grampus Eight takımdan Türk futboluna gelmiş olsa, ülkemizde acaba ne kadar dayanırdı?

Yıldız futbolcuya değil, yıldız yaratmaya inanmış bir teknik adama kaç sezon sabrederdi ülkem taraftarı?

Meselenin özü budur aslında. Her takımın başarısız olduğu sezonlar olacaktır mutlaka…

Önemli olan aynı şeyi tekrar tekrar yapıp, farklı sonuçlar beklememektir…

 

 Ziya Adnan
10 Nisan 2011
GalatasarayArsenal